sohbet-i canan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sohbet-i canan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Namaz Serisi (13): Rahim ve Rahman İsimleri, Hesap Günü ve Kurtulma Çaresi

Namaz Serisi 1  2  3  4  5  6 7 8  9  10  11  12  13


Uzun süre ara verdim bu seriye farkındayım ama ara vermiş olsam da inşallah bitirmeye niyetliyim:)

En son Fatiha suresine başlamıştık bu yazıda da kaldığımız yerden devam edeceğiz. Rahman ve Rahim isimleri üzerinde duracağız özellikle...

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Fatiha bizimle Rabbimiz arasında bir diyalog aslında. Dolayısıyla da bu sureyi okurken Rabbimizin bize cevap verdiğini, bizi muhatap aldığını unutmamamız gerekiyor. Dünyadaki herhangi bir kul olarak belki ama hepimize ayrı ayrı cevap verildiğini unutmadan....

Cenab-ı Hakk Kendini tanıtırken 'alemlerin Rabbi' ifadesinden hemen sonra bu iki ismi kullanıyor: Rahman ve Rahim.. Esirgeyen ve Bağışlayan. Neden peki? Çünkü Rabbimizin ilahlığı merhamet üzerine dayandırılmış...
O alemlerin Rabbi, bunu okuduğumuz zaman doğal olarak şu soru geliyor aklımıza: "Nasıl bir Rab'den bahsediyoruz?" 
Bu soruyu Kendi cevaplamış Fatiha suresinde:

O Rahman ve Rahim'dir..

Fatiha suresini okuyan birçok insan Rahman ve Rahim kelimeleri arasındaki farkı bilmez. Bu iki kelime genelde Esirgeyen (ki ben bu ifadeyi niyeyse pek sevemedim hiç. Neyi esirgiyor ki Rabbimiz bizden bunca nimet içinde yüzerken... Tabi kasdedilen anlam bu değil ama işte yine de...)

Rahman ismi kainattaki tüm varlığa gösterilen merhametin kaynaği olan isimdir.
Rahim ismi ise sadece inananlara ahirette gösterilecek daha özel dairedeki bir merhametin kaynağı olan isimdir.

Peki neden hemen bu ayetin arkasından "din gününün (hesap gününün) sahibi" ifadesi geliyor? Çünkü öyle almasaydı kalbimiz dehşetle dolardı.( yine denge var yani, mecburuz hem korkup kendimize çeki düzen vermeyi hem de sonuna kadar ümitle durmayı öğreneceğiz)

Daha önceki yazılarda bahsettiğimiz gizli anahtarı hatırlıyor musunuz? 
Allah'la konuşuyor olmak...
O zaman bundan sonra Rahman ve Rahim derken Rabbimizin bize "kulum beni sena etti" şeklinde karşılık verdiğini unutmayalım....

Gelelim bir sonraki ayete:

مالك يوم الدين

Din gününün sahibidir.

Her ne kadar biz Malik kelimesini 'sahip' olarak çevirsek de aslında Melik diye okusak bu sefer de 'hükümdar' anlamına gelir ki o da doğrudur. Çünkü Allah hem malik hem meliktir. Din gününün sahibi de, o gün hükmedecek olan da O'dur.

"Din günü" derken aslında nasıl bir gün olduğunun çok da farkında olarak söylemiyoruz. O gün öyle bir gün ki, burda yaptığımız herşeyin hesabını vereceğiz. ( burda belki de en yakınlarımızdan bile sakladığımız herşeyin...)
Acaba Rabbimiz zaten 'alemlerin Rabbi' olduğunu söylemiş ve ifade din günü de kapsarken acaba neden tekrar bugüne vurgu yapmıştır? (Cevabı bilmek basit de, Rabbim idrak lütfeylesin)
Tabi ki bize kesin dönüşü ve bu dünyada sahip olduğumuz herşeyi bu dünyada bırakıp yanımızda götüremeyeceğimizi hayırlatmak için... 
Eğer O izin vermezse o gün şu sürekli konuşan dilimiz bir kelime bile söyleyemeyecek.

Allah (cc) buyurmuştur:

O gün ruh (Cebrâîl) ve melekler saf saf olarak ayakta durur. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kimseden başkası konuşamaz; ve (o konuşan da ancak) doğruyu söyler! (78:38)


Unutmamak gereken bir husus daha var. O da; din gününün düşündüğümüzden çok daha yakın olduğu. İnsan öldüğünde hesap günü onun için başlamıştır aslında. Kimse bu durumdan kaçamaz. Eğer biri kaçabilseydi bu Efendimiz (sav) olurdu. Ama O bile ölürken, gözleri yaşarmış ve 

لا اله الا الله ان للموت سكرات

'Allah'dan başka ilah yoktur, şüphesiz ölüm ızdırabı vardır' (Buhari) demiştir.

Mahşer Günü

Hepimiz biliyoruz ki, kıyamet gerçektir... Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi:

1- Güneş, tekvîr edildiği (dürüldüğü, nûru nârından ayrıldığı, ışığı giderildiği) zaman!

2- Ve yıldızlar, (karartılarak) döküldüğü zaman!

3- Ve dağlar, yürütüldüğü zaman!

4- Ve yüklü develer, başıboş bırakıldığı zaman!

5- Vahşi hayvanlar, bir araya toplandığı zaman!

6- Denizler, tutuşturulduğu zaman!

7- Nefisler, birleştirildiği (ruhlar, bedenlerle bir araya getirildiği) zaman!

8- Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günahtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman!

9- Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günahtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman!

10- Sayfalar (amel defterleri), açıldığı zaman!

11- Gökyüzü, (yerinden sökülüp) koparıldığı zaman!

12- Cehennem, iyice alevlendirildiği zaman!

13- Cennet, yaklaştırıldığı zaman!

14- Her nefis, (hayır ve şer) ne hazırlamış olduğunu bilecektir!

(81:1-6).


Anlayabilmek adına yeryüzünde olan kasırgaları, tsunamileri, depremleri, selleri düşünelim. Tabi ki bunlar kıyamet gününe kıyasla hiçbirşeydir.
Mezarlarımızdan çıkacağız ve inanmayanlar şöyle diyecekler:

Derler ki: “Eyvâh bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? Bu, Rahmân’ın va‘d ettiği şeydir; demek peygamberler doğru söylemiş!” (36:52)

O gün güneş iyice yaklaşacak, insanlar terledikçe terleyecek öyledikçe bazılarının terleri çenelerine kadar gelecek... Sadece yedi grup insan arş-ı alanın gölgesinde gölgelendirilecekler. Geri kalan herkes sıkıntının tam orta yerinde olacak. Ta ki birden,

Rabbin(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği (zaman)! (89,22)

Allah'ın nuru gökleri kaplayacak,

 “O gün (herkes) o çağırıcıya (İsrâfîl’e) uyarlar; ona karşı yan çizmek yoktur. Öyle ki, Rahmân(’ın heybetin)den dolayı sesler kısılmıştır; artık seslerin en hafîfinden (yalvaran dudakların kıpırdaması, korkulu ayakların hışırtısından) başka bir şey işitmezsin!”(20:108)


Peki o gün kim kutulacak?

İşte cevap Fatiha suresinin bir sonraki ayetinde;
"Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz"

Gönülden bu ayeti söyleyebilenler...

İsbatı?

Şânım hakkı için, Nûh’u kavmine (peygamber olarak) gönderdik; bunun üzerine (onlara) dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin; sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur! Şübhesiz ki ben, sizin üzerinize büyük bir günün azâbından korkuyorum!” (7:59)

Yani hesap gününün sahibi olan Allaha hakkıyla ibadet etmek, bizi o günün dehşetinden kurtaracak inşallah. Bu cümleleri söylerken Rabbimizin nasıl Melik ve Malik olduğunu, Ona nasıl döndürüleceğimizi ve bizi Ondan başka kimsenin kurtaramayacağını hatırlamamız lazım.

Rabbim namazlarımızda bize bu huşuyu nasib etsin inşallah... Amin!










Devamını oku...

11 Ekim 2013 Cuma

Çok Sevdiğim Bir Yazı: İsmail'ini Kurban Et!

Osman Şimşek Bey'in bu yazısını uzun yıllar önce okumuştum, çok anlamlı geldiği için sizinle de paylaşmak istedim...


İsmail'ini Kurban Et!..
“Gözünün nurunu Allah’a kurban et!...”
Bu emrin muhatabı, şefkatli bir peygamber ve merhametli bir baba olan Hazret-i İbrahim aleyhisselam’dı. Gördüğü bir rüyada, senelerce önce, oğlu olursa onu Hakk’a kurban edeceğine dair söz verdiği hatırlatılıyor ve bu va’dini yerine getirmesi isteniyordu.
“İbrâhîm” Nebî, isminin menşei olarak rivayet edilen "ebün rahîm" terkibinden de anlaşılacağı üzere, “çok merhametli, müşfik, yufka yürekli bir baba”ydı. Kalbi öylesine rakîk idi ki, Cenab-ı Hak onu vasfederken, “İbrahim, gerçekten çok içli, duygulu, müsamahalı, yumuşak kalbli ve kendini Allah'a adamış bir kimse idi.” buyuruyordu. Hep âh ü enîn eden, çok gözyaşı döken, merhameti engin, sevgisi ve şefkati sonsuz resûle, “İsmail’ini kurban et!..” deniliyordu.
Koca bir yüzyılı sıkıntılarla geçirmiş, tevhidin müezzinliğini yapıp şirk sütunlarını bir bir devirmiş; kendisinden sonra insanlara yol gösterecek hayırlı bir vâris, göz aydınlığı olacak salih bir çocuk istemiş; beklemiş, beklemiş.. artık yaşlanmış, saçı sakalı ağarmış ve nihayet hayatının semeresini, insanlık ağacının “asıl meyve”sine dâyelik edecek mübarek tohumu bulmuş bir baba ile yeni açmış tomurcuk bir oğul…
Öyle bir oğul ki; babası onun gelişini yüz yıl beklemiş, o ise babasının hiç beklemediği bir anda gelmiş; gelmiş ve İbrahim’in can delikanlısı, hayatının neş’esi, aşk, umut ve zevk aşısı kutlu bir fidan oluvermiş.
“İbrahim! Bıçağı oğlunun boğazına daya ve onu kendi ellerinle kurban et!”
İşte, Allah’ın Halil’i bu mesajın şokuyla belki hayatında ilk defa korkmuş, ürpermiş.. Hangisini seçersin ey İbrahim?
Esareti mi, kurtuluşu mu? Hevesi mi, bilinci mi? Bağlılığı mı, mesajı mı? Babalığı mı, peygamberliği mi? Babalık şefkatini mi, nebîlik ciddiyetini mi? İsmaili mi, Rabbini mi?
Seç ey ibrahim!..
Biricik gönül meyveni, ciğer pâreni, ilgi, merak ve zevklerinin odağı yaşama bahaneni, -dünya cihetiyle- seni hayata bağlayan ve bu diyarda tutan her şeyi. .. oğlunu, hayır, doğrusu İsmail’ini: Kurbanlık bir koyun gibi tut, yere yatır.. ve kes şah damarını..
Yürek yakan bir hal, göz yaşartan bir sahne.. Babada rüyayı anlatacak derman kalmamış. Ruhunun inleyişlerini terennüm edecek solukları dahi tükenmiş. “Ben seni kurban etmekle emrolundum” demenin hayali bile onu titretmekte. Durumu anlatmak için defalarca niyetlenir, “İsmail” der, durur; biraz bekler, tekrar cesaretlenir, bir kere daha yavrusuna hitap eder, yine gerisini getiremez. Ama sonunda kalbini Allah’a ısmarlar, canını dişine takar ve hızla söyler:
“Evladım, rüyamda seni kurban etmek üzere olduğumu, boğazlamaya giriştiğimi gördüm, sen ne dersin bu işe!?.”
İsmail durumu anlar. Babasının rikkatli yüzüne sevgiyle bakar, yufka yüreğine canı yanar, teselli eder onu: “Babacığım! Hiç düşünüp çekinme, Hakk’ın buyruğunu yerine getirmekte tereddüte düşme. Teslim ol Rabbine, sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. İnşaallah, benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin!” der.
Canını Allah yolunda vermek üzere boynunu uzatabilen bir yiğit...
İtaatteki inceliği kavrayan ve Cânan uğruna kurban olmayı temsil eden tevhid delikanlısı.. İsmail.
Hakkı kabullenme noktasında öyle yumuşak ve öyle uslu duruyor ki, sanki 12 yaşında bir genç değil, “pek sabırlı bir kurban”.
Kalbi rikkat ve şefkatle çarpan Halil, önce aşkın ruha kazandırdığı gücü kullanarak kendi içinde kendini öldürür, kendi can damarını keser. İçi kendi benliğinden boşalınca, gönlü bütünüyle Allah’la dolar. O artık sadece “Hû” ile soluklanan bir canlı haline gelir.
İşte her ikisi de Yaratan’ın emrine teslim.. İbrahim oğlunu şakağı üzere yere yatırır; çabuk ve rahat kessin de cancağızına çok acı çektirmesin diye önce elindeki bıçağı biler, onu taşa çalar.. tamam, taş dahi iki parça..
Ama hayret, taşı parçalayan bıçak, pek narin bir boğaza işlemiyor..
Bu bıçak kesmiyor…
Ve bir koyun, bir de mesaj:
“Ey İbrahim! Sen rüyana sadık kalıp onun gereğini yerine getirdin, vazifeni eda ettin; Allah da İsmail yerine kurban edesin diye bu koyunu gönderdi. İşte böyle ödüllendiririz Biz iyileri, ihsan ehlini!”
Evet, Allah Teâlâ hiçbir zaman İsmail(ler)in kanını murad buyurmadı; O’nun kurbana asla ihtiyacı olmadı. Kesilen kurbanlıklardan maksat onların eti ve kanı da değildi. Her yerde ve her zaman sözkonusu olan insanların maddî-mânevi ihtiyacıydı. Rahmân u Rahîm, İbrahim’i “İsmail’i kurban etme doruğu”na çıkardı; ama İsmail’i kurban ettirmeden zirveyi fethettirdi. İbrahim’in torunlarından da et ve kan değil, niyetlerinde hulûs ve takva istedi.
Şimdi sen, ey bu devrin İbrahimi.. bugün de sen “kurban” emrine muhatapsın.
Senin İsmail’in kim veya ne?
Makamın mı, şerefin mi, konumun mu, kariyerin mi, yavuklun mu? Paran, evin, bahçen, bilgin, mesleğin, gençliğin ya da güzelliğin mi? Yoksa, nefsin, enâniyetin, benliğin mi?
Söyledim ya sana; İbrahim için İsmail yalnızca bir babanın oğlu demek değildi: 
Izdıraplarla geçen bir ömrün mürüvveti, acılarla dolu bir asrın mükafatı, çileli bir hayatın meyvesi, yaşlı bir babanın sevinç vesilesi, yüzyıllar sonra gelecek Medine Gülü’nün tomurcuğu, bir peygamberin nübüvvetle şereflendirilecek güzîde mahdumuydu. İbrahim’in “İsmail”i oğluydu; o oğlunu kurban etti.
Senin İsmail’in belki “kendin”, belki “ailen”, mesleğin, servetin, onurun.. İsmail namındaki sevgin, canın, aşın, maaşın...
Seni faziletli, saygın ve hürmet edilen biri yapacağına inandığın, onu elde etmek ya da yitirmemek için bütün iyilik ve güzelliklerden geçmeyi dahi göze aldığın gönlünün yongası.. işte senin İsmail’in. O bir şahıs da olabilir, bir mal da.. bir konum, bir durum, hatta bir “zayıf nokta” da.
Bırak tereddüt, te’vil ve yorumlarla oyalanmayı. Sorumluluktan kaçış yeter, kendini mesul tut. Nefisini, öz canını kurban etmeye ruhunu hazırla ki, bütün İsmailler kurtulsun. İsmailler yerine “ben”i kes.
Ey nefsim,
Gel, sen de kurban et beklentilerini, dünyevî taleplerini ve Cânan’a götürmeyen, O’nu hatırlatmayan her şeyi. Hazreti İbrahim vazife mesuliyetini babalık şefkatine tercih etti; sen de dava düşünceni bütün beklentilerinin önüne geçir; arzularını mefkûrene kurban ver; yoksa fedakarlıktan, O’nun yoluna kurban olmaktan bahis açma lütfen.
ALINTIDIR
Devamını oku...

30 Ağustos 2013 Cuma

Rüyanda En Sevdiğini Gör!

"İyi geceler"
"Allah rahatlık versin"
"Tatlı rüyalar"
....
Bunlar bildiğimiz yatış öncesi cümleler... Bir de "rüyanda en sevdiğini gör" cümlesi vardı bir zamanlar. Kimin söylediğini hatırlamıyorum, yani hangi arkadaşımın... Hatırladığımsa bu cümleden sonra irkildiğim...

Korkmuştum çünkü malesef hiçbir zaman yüreğine güvenemeyen ben " ya bu dua kabul olur da ben rüyamda en çok sevmem gerekeni göremezsem?" düşüncesinin ağırlığından kurtulamıyordum...

Hz Ömer'e bizzat Kendi söylemişti:" Ya Ömer beni kendi nefsinden çok sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsın" diye...
Dilde bir sevgi değil bahsettiğim... Gönülden hissedilen bir sevgi... O'nun vadettikleri olsun, O'nun adı yücelsin diye tüm hayatını bu amaçtan arda kalan zamanlarda yaşayabilme çabası...
Ötede peşine takılıp gidebilmek için ille de O'na benzeyebilme, her nasıl yaptıysa aynını yapabilme çabası ya da...
O olsa nasıl yapardı düşüncesiyle yaşanan bir hayat çizgisinde sabit kalabilme çabası yine...

Hayır, hayır ben "sevmek"den bahsediyorum...

Hz Bilal gibi ayrılık acısıyla ezan okuyamamaktan, ismini anmaya kalbinin dayanmamasından...
Hz Sümeyye gibi, vefat etti diye deli gibi koşmaktan, koşarken ne çocuğunun ne eşinin cesedini farkedememekten...
Hz Hubeyb gibi idam edilmek üzereyken "değil benim yerime O'nun asılmasını sabah rüzgarının saçının kakülünü dağıtıp O'na rahatsızlık vermesine dayanamam" diyebilmekten ve kilometrelerce uzağa selam gönderince selamın karşılık bulmasından bahsediyorum....

Bir de Ebu Talip sevgisi var; tek başına anlamı olmayan... Seviyorsan demek ki, temessük edeceksin!

Ama Cenab-ı Hakk vefalı... Sevdiğine yapılan en ufak iyiliği bile unutmaz...

Hani anlatılır;

Ebu Leheb öldükten sonra onu rüyada görüp halinin nasıl oldunu sorana şöyle cevap verir:
"Burda çok azap çekiyorum, sadece pazartesi günleri azap biraz hafifliyor ve parmağımdan çıkan sudan içmeme izin veriliyor.
Rüyayı gören niye böyle olduğunu sorunca der ki:
Muhammed (sav) doğduğunda doğumunu bana müjde veren bir cariyem vardı. Verdiği müjde hatrına onu o gün azad etmiştim. Ve o gün günlerden Pazartesiydi... 
Ayrıca Resulullah'ın( sav ) ilk süt annesi olmuştur bu cariye ve Allah (cc) yapılan bu kadarcık iyiliğin karşılığını Ebu Leheb gibi melun bir adama bile vermiştir...

İşte yeni korku ve ümit terazisinin ümit kefesine konulan bir ağırlık....

Çekilen her salavat, yerine getirilen her sünnet, O'nun adından her bahsediş bir anlam taşır nezd-i uluhiyette...

Çünkü O hatırı sayılır bir nebidir, sevgilidir...
Hatırına mücrimler affedilir....

Hadi bir salavat getirelim şimdi, gönülden olsun:)



Devamını oku...

9 Ağustos 2013 Cuma

Namaz Serisi: Neden Subhaneke Duasıyla Başlıyoruz? (10)

Namaza Başladıktan Sonra...


Namaza başladığımızda belki de hissiyatımzdaki en baskın duygulardan biri 'tevazu' duygusu olmalı. Namaz esnasında başımızı biraz eğik tutma gerekliliği de aslında bu hissin bir göstergesidir. 


Resulullah ﷺ namazda başını biraz eğik tutar ve gözünü secde yapacağı yerden ayırmazdı. Tabiri caizse bu duygu aşığın maşuğu karşısındaki utangaçlığına, gözünün içine bakamayışına, ona olan hürmetine benzetilebilir...


Resulullah ﷺ buyurmuştur:


Namaza durduğunuzda, yüzünüzü sağa sola çevirmeyiniz. Şüphe yok ki Yüce Allah(c.c), kulu yüzünü başka tarafa çevirmedikçe, hep ona yöneliktir. (Tirmizi) 


Peki ya başka yöne çevirirsek? Resulullah ﷺ buyurmuştur: 

.... Eğer kul yüz çevirirse Allah da yüz çevirir. (Ebu Davud)


Ve unutmayalım; 'yüz çevirme' ifadesi iki anlam taşır:

1. Kalben yüz çevirmek ki namaz esnasında kalbimize gelen dünyalıklar ve o esnada dikkatimizi dağıtanlar bu anlam dahilindedir.

2. Bakışımızı başka yere çevirmek ki bu da namazda sağa sola bakıp ciddiyetsiz davranmak anlamındadır.


Bir kralla ya da yüksek statüdeki herhangi bir insanla buluştuğumuzda ne bakışlarımızı sağa sola kaydırır, ne de direk muhtabımızın gözünün içine bakarız. 


Allah (cc) Efendimiz'in ﷺ Miraç esnasındaki tevazusundan bahsederken,


(O haşmetli makamda Muhammed’in) göz(ü) ne kaydı, ne de haddini aştı.(53:17)


buyurmuştur...


(Sizi bilmem ama ben bu ayeti okuduğumda, -ki hep çok dikkatimi çeken bir ayetti- hiç namazdaki hale işaret edilen bir ayet olabileceğinin düşünmemiştim, çok güzel bir yaklaşım bence...)


Ibn El-Kayyum bu hareketin yüksek bir edep göstergesi olduğunu ifade etmiştir. 

Amr b As (ra) müslüman olmadan önce Efendimiz'i ﷺ sevmediğini ancak Müslüman olduktan sonra edebinden asla O'nun gözlerinin içine bakamadığını söylemiştir.


Kul kendini Allah önünde alçaltmayı başarabilirse gerçekte kendini yükseltmiş olur. Hadis-i şerifte de tam olarak böyle buyrulmuştur:


"Kim Allah a karşı tevazu sahibiyse, Allah onu yüceltir". (Muslim)



'Namazda gözlerimizi kapatabilir miyiz?' diye soracak olursanız da, kapatmanın sünnetten olmadığını belirtmekle birlikte, eğer etrafta huşunuzu engelleyecek birşey varsa kapatabilirsiniz diye cevap verebiliriz. Birçok alimin görüşü bu şekildedir. 


(ben daha önce bu konuyu araştırmıştım ve aynen bu cevabı bulmuştum ancak kapatma süresi çok uzun olmamalı, her hareket değişikliğinde kısa sürede olsa açmak gerektiğini öğrenmiştim)



Ellerin Şekli


Tekbir aldıktan sonra ellerin aldığı şekiller genelde mezhepten mezhebe farklılık gösterebiliyor. Ama hepsinde ortak olan sağ elin sol elin üstünde olduğudur. Peki bunun sebebi nedir acaba? Imam Ahmed e bu soruyu sorduklarında şöyle cevap veriyor: 

Allah karşısındaki tevazumuzun bir göstergesi olarak... Eğer bir saraya girsek, ellerini bağlamış başları önde insanlar görsek, kimin kral kimin köle olduğunu hemen söyleyebiliriz...


Subhaneke Duasıyla Başlamak...


Bu dua Rabbimizi saygıyla karşılamak için okuduğumuz açılış duasıdır. Saygı duyduğunuz biriyle buluşacağınız zaman Onu iyi karşıladığınızdan emin olmak istersiniz...


Ya da şöyle düşünelim; sevdiğimiz biri bizden birşeyler istedi ama biz istenileni yapmadık ve sonra bizi yanına çağırdı. Oraya giderken isteklerini yerine getirmemiş olmanın ezikliğini yaşarız (ya da yaşamalıyız) öyle değil mi? 

Namaza giderken de hep bu şekilde hissetmeliyiz. Yerine getirmediğimiz ne kadar çok şey var... Yapmamamız gerektiği halde yaptığımız ne çok davranış, girdiğimiz ne çok günah var...

İşte namaza gelirken bu hissiyatla gelmeliyiz..


Subhaneke olarak bildiğimiz duanın da anlamı bakın şu şekildedir:


سبحانك اللهم وبحمدك وتبارك اسمك وتعالى جدك ولا إله غيرك


Allahım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka ilah yoktur


'Subhaneke Allahumme ve bihamdik' dediğimizde, Rabbimizin her eksiklikten uzak olduğunu ve tüm övgülerin O'na olduğunu söylüyoruz. '

'Tebarekesmük' dediğimizde O'nun adıyşa andığımızı yücelttiğimizi ifade ediyoruz.

'Ve teala cedduk' yine O'nun üstünlüğünü içimizde hissediyoruz

'Ve la ilahe gayruk' derken de bahsettiğimiz büün bu sıfatların başka birinde daha olamayacağını tekrar tasdikliyoruz.

Zaten bu sıfatlara sahip başka kim var ki kendine ibadet edilmeye layık olsun?....


Resulullah ﷺ bu duanın Allahın en sevdiği sözlerden oluştuğunu söylemiştir. (Sahih el-Albani)

Namaza bu şekilde başlamak düşüncelerimizi temizler ve Kuran okumaya başlamadan önce bize tevazu kazandırarak aradaki bariyerleri kaldırır.


(Çocuklara ilk öğretilen, namaza başladığımızda okunan duadır Subhaneke duası... Şimdiye kadar anlamını hiç düşündünüz mü, neden bu duayla başlıyoruz diye merak ettiniz mi bilmiyorum... Etmediysek de birşeyler öğrenmişizdir inşallah. Rabbim okuduklarımızı kalbimize indirsin...) 


Selametle...





 

Devamını oku...

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Namaz Serisi: Namazda Allahu Ekber Derken... (9)

Namaz Serisi 1  2  3  4  5  6 7 8 9


İlk bu yazıyla başladık bu seriye.. Namaz öyle kıymetliydi ki, ona gelene kadar atılan her adım da kıymetli olmalı ve içinde farklı anlamlar taşımalıydı... Hissiyatımızı düzenlemeli, belki biraz dengelemeli, inancımızı ve bilgimizi sağlamlaştırmalı, ezanı, abdesti derinlemesine öğrenmeli ve namaza öyle başlamalıydık... 

İşte başlıyoruz şimdi: Allahu Ekber!

İftitah tekbiri


İftitah tekbiri namazın içindeki farzlarının ilkidir. Namaza başlarken elleri kaldırıp Allahu Ekber deme hareketidir.

Neden 'Allahu Ekber?'  Neden Elhamdulillah ya da La ilahe illallah değil? Çünkü Allahu Ekber demek, Rabbimizin o an aklımıza gelen dünyalık herşeyden daha büyük ve daha kuvvetli olduğunu ruhumuza duyurmak demektir....
Allahu Ekber bütün önemli duyuruların, ilanların içinde vardır: Namazda, ezanda, şeytan taşlarken, bayram namazında, vitir namazında...

Allah (cc) Ramazan ayından bahsettiği ayetin sonunda şöyle buyurur:

“Oruç günlerini tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden ötürü Allah’ı tazim etmenizi ister.”

Allahu Ekber dediğimizde Rabbimizle olan buluşma anına başlamış oluyoruz. 
Aslında diyoruz ki: Allah bizim işimizle alaklı sıkıntılarımızdan da, yemekte ne pişireceğimizden de, sürekli takip ettiğimiz dizinin en heyecanlı yerinden de daha önemlidir... Allah kalbimizde O'nun haricinde ne varsa, hepsinden büyüktür. Bu yüzden namaz esnasında hareketlerin her değiştiğinde Allahu ekber deriz- ola ki düşüncelerimiz dünyaya kaydıysa doğrulup kendimize gelelim.. 
Bilmem farkettiniz mi ama namazda sadece bir hareket esnasında Allahu ekber demiyoruz; o da rükudan kalkarken... Bu meseleye daha sonra geleceğiz inşallah.

Elleri Kaldırmak


Kul namaza başlarken ellerini kaldırır çünkü o an dünyaya ait ne varsa elinin tersiyle arkaya itmiş olur. O an Rabbimizle başbaşayızdır ve elini kaldırarak öncesinde bu u kendine fiziksel olarak da hatırlatır.
Birine teslim olmak istediğimizde de elimizi kaldırırız ya, onun gibi isteyerek, severek Allah'a teslim olmaktır ellerimizi kaldırmanın anlamı.

Allahu Ekber Gerçekte Ne Demektir?


Eğer Allahu ekber derken bunu hissetmiyorsak aslında bir bakma yalan söylüyor sayılırız. Çünkü dilimizle Allah'ın en büyük olduğunu söylesek de, kalbimizde dünya daha büyüktür.... Dilimize gelen kelimelerin öneminin farkında değiliz demektir...

'Allah' kelimesi bir tek Rabbimizin adıdır. O'ndan başka kimse bu şekilde çağrılamaz. Allah, ibadet edilen ve secde edilen demektir. Diğer isimleri insanları anlatmak için kullanılabilir belki ama Allah ismi bir tek O'nun içindir. (Bildiğim kadarıyla Rahman ismi de kullanılamıyor)

İsra suresi 111. Ayetin sonunda da şöyle denmiştir:


وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا
“… tekbir getirerek O'nun büyüklüğünü ilan et” (17:111)

Allah bizim anlayamayacağımız kadar büyüktür, belki kainata bakarak biraz anlıyoruz; denizlerden dağlara, ağaçlardan hayvanlara... Ordan insanlara...Hepsi Allahın büyüklüğünü ilan ederler. Mdem öyle biz neden bunu göremeyelim, hissedip ilan edemeyelim??

Evet, ellerimizi kaldırdığımızda dünyayı arkada bıraktığımız gibi günahlarımız da yavaş yavaş omzumuzdan aşağı dökülür. Raulullah ﷺ şöyle buyurmuştur:

"Kul namaza kalktığında bütün günahları başının be omzunun üstüne yerleştirilir, her rükuya ve secdeye gidişinde de bazıları dökülür gider." (Beyhaki, Sahih el-Cami)

Harika birşey bu değil mi? Bir başka harikalığı daha hatırlayalım mı? Allah size yüzünü döner. Resulullah ﷺ:

"Kul dönüp gitmedikçe Allah onunla yüzyüzedir" (ebu Davud)

buyurmuştur..

Namaza doğru atılan basit bir adımla, bir Allahu ekber demekle bile o kadar çok şey olur ki...  Bu işe tahsis edilmiş özel bir şeytan vardır mesela ve görevi namazda dikkatinizi dağıtmaktır. Namazda artık konuşmaz, artık kıpırdanmazsınız. Hatta bakışlarınız bile... Bakışlarınızı dahi yukarı kaldırmazsınız. Çünkü artık çok kıymetli bir huzûrdasınızdır... 

Başka bir hadis-i şerif:

Namazın tertemiz olmasının anahtarı, ona Allahu ekber diyerek başlamak ve esselamu aleykum diyerek kapatmaktır. ( Ebu Davud )

Allahu ekber deyince akla gelmesi gereken başka birşey de şu koca kainattaki küçüklüğümüzdür. Bizler şu koca zannettiğimiz dünyada ne kadar küçüğüz... (Ve şu koca zannettiğimiz dünya güneş sistemi içinde ne kadar küçük.... Güneş sistemi ise samanyolu galaksisi içinde küçük bir nokta gibi ve kimbilir kaç milyon galaksi var... Rabbimiz ise bu muntazam düzeni çok kolay idare edebiliyor.... 

Aynı zamanda da, kara gecede kara taşın altındaki kara karıncanın ayak sesinden haberdar.... )

Allahu Ekber!

Rabbimiz namazımızda da bize bu farkındalığı lütfetsin, amin...

                       
   
  




Devamını oku...