13 Mayıs 2013 Pazartesi

Ekmek Pizzasını Bir de Böyle Deneyin, Evde Bayat Ekmeğiniz Kalmasın...

"Kahvaltılık sıcak birşey arayanlara" başlığıyla yayınladığım yazının tıklanma oranına bakınca anladım ki insanlar kahvaltılık sıcak yiyecekler arayışında:)))
Madem öyle, bugünkü tarif de bu amaca hizmet etsin...

Bizim evde ekmekleri makina pişirince, biz de evde 2,5 kişi olunca yaptığım ekmek (cramberry'li ekmek değilse) bir günde bitmez genelde... Ondan sebep evde her daim bayat ekmek olur ve benim onları bir şekilde tüket(tir)mem gerekir...

İşte bu tarif bu konuda gerçekten çok işe yarıyor!

Muhtemelen, herkesin bir ekmek pizzası vardır ama birazdan anlatacağım şekilde yapmıyorsanız bence bir dahaki sefere kesinlikle böyle deneyin... Kime yapsam çok beğendi, ortalama 10 günde bir yapıyorum sanırım ve her defasında kapış kapış yiyoruz...:)))



 İhtiyacınız olan malzemeler sadece;

İstediğiniz kadar bayat ekmek dilimi (hadi dokuz dilim diyelim:))
2 tane tercihen yeşil (ama rengi çok da farketmez) biber
2 ya da 3 tane domates 
Kaşar peyniri rendesi
Tuz
Zeytinyağı

Yapılışı:

Biberleri istediğiniz boyutta doğrayın. ( ben genelde yemeklik doğradığımdan az büyük doğruyorum) 
Zeytinyağı koyup ısıttığınız tavaya biberleri ekleyin ve hemen domatesleri doğramaya başlayın.(boyutu yine size kalmış)
Biberlerin iyice ölmesini beklemeden domatesi de tavaya ekleyin.
Bu aşamada fırını 180 derece ya da 360 f ye getirin.
Domates suyunu azıcık salınca tuzu ekleyip ocağın altını kapatın.
Ekmeğinizin taze olduğu günlerde olayı burda bitirip, harcı tabağa almak suretiyle ekmeğinizi bana bana zevkli bir kahvaltı yapabilirsiniz:)
Ben bazen nane de ekliyorum, zenginleştirmek size kalmış.
Sonra bir kaşık yardımıyla ekmeklerin üzerine harcınızı yayın. Suyu, yağı ne varsa hepsini ekmeklerin üzerine sürün..
En üste de kaşar peynirini serpiştirdikten sonra tepsiyi fırına verin ve kaşarlar eriyip biberler azıcık buruşuncaya kadar pişirin.
Sonra da sıcak sıcak.....:))
Hımmmmm

Elhamdulillah...

Afiyet, şifa olsun...




Devamını oku...

12 Mayıs 2013 Pazar

Ağlarsanız Karışmam:) : Anneme Mektup

Bizim gurbette olmamız mı, yoksa gurbetin bizde olması mı daha zordur bilmiyorum...

Bildiğimse, bazı zamanlarda sevdiklerinden uzak olmanın gerçekten zor olduğu..

Her tarafta anneler gününden bahsedilirken, annelere hediyeler alınır, ziyaretler yapılırken telefonla yetinmek bazen ağır geliyor. 

Ama biliyorum ki, telefonla yetinebildiğim için de şükretmeliyim...


Tamam, herkesin annesi özeldir, hatta belki herkes kendi annesinin dünyanın en iyi annesi olduğuna inanıyordur. Belki insan modelinin fıtratı böyledir, böyle olması gerekiyordur...

Tabi ki ben de böyle olduğuna inanıyorum, hatta böyle olduğuna eminim...


......


Madem bugün anneler günü, bu yeni açtığım dünyada sana yer vermek istedim anne... Anneler günü hediyesi olsun, olur mu?


Kelimeler yetmeyecek biliyorum ama ben yine de bugün seni anlatmaya çalışacağım....

Küçükken yaptığım gibi.. O zamanlar da kartlar alır, mektuplar yazar evin köşelerine bir yerlerine koyar seni mutlu etmek isterdim değil mi annecim?


Bak burnumun direği sızladı bile!


Ama senin gibi birini kelimelere hapsetmek öyle zor ki...


Gönül gözümü geçmişime çevirdim seni bulup anlatmak için, her yerde sen varsın zaten... Senin derinliğin, senin dostluğun, senin varlığın, senin yârlığın var...


Sevgili kuzenlerim ve abilerim benimle "istenmeyen, sevilmeyen çocuksun sen" diye dalga geçseler de biliyorum ki sen en çok beni seviyorsun:)

Nasıl sevmezsin 10 yıl sadece ikimiz yaşadık biz...  Birbirimizin gözyaşını sildik, dertlerini dinledik. Ben seninle yetişkin oldum, sen benimle çocuk... 

Senin kadar çocuğuyla oynayan başka bir anne görmedim ben... 

Beş taştan tut, ayak güreşine, ayak güreşinden 'ben gelene kadar kıpırdama' oyununa, ordan yüzük saklamacaya, el el üstünde kimin eli var'a...

Ve bu oyunların çoğunu sen uydurmuştun:)

Yatağımızın üstüne uzanıp ellerini yüzüne kapattıktan sonra, parmaklarını aralık bırakarak sarı ampüle bakışını ve " çok değişik renkler oluyor, çok güzel inanamazsın" diye beni belki bir saat o ışığa baktırdığını hatırlıyorum:) 

Oysa için hüzün doluydu biliyorum...

Senin elini tutmadan uyuyamadığımı hatırlıyorum sonra, "ya istediğimde bu eli bulamazsam" diye ağladığımı, ve sen üzülme diye ağladığımı sana belli etmediğimi... 

En nefret ettiğim şeydi seni üzgün görmek!

Yatmadan önce çok uykum gelse "annecim surelerimi bugün benim yerime sen okur musun?"  derdim sen de okurdun...

Hasta olurum diye bana zorla sobanın üstündeki suyla abdest aldırırdın...

Hasta olunca beni sırtımda sağlık ocağına taşıdığını da unutmuyorum hiç... En az yarım saat sürmüştür yol.

Hiç izin istediğimde vermediğin olmadı. "Sana güveniyorum da ondan" derdin hep, ben de çok mutlu olurdum.

Benim için kendinden vazgeçip, yanlız kalma pahasına beni yatılı okumaya göndermen de başlı başına bir fedakarlıktı...

Bense hicret hayalleri kurarken sadece geride kalan olarak sen'i nasıl bırakacağımı düşünürdüm. 

Yurtta da çok özlerdim seni, çok bilirim yorganın altında seni özlediğim için ağladığımı... Ben çok bilirim de başka kimseler bilmez annecim, sanırım bunu da senden öğrendim ben; acını içinde yaşamayı...

Sonra her sınavdan önce seni arayıp dua istediğimi hatırlıyorum, sanki sen dua etmezsen hiçbiri iyi geçmeyecek gibi gelirdi. Bilirdim ki o an ben ne hissediyorsam aynısını hissediyordun...

Sonra evlendim, okyanuslar girdi araya...

Özlemeye devam ettim...

Kızım doğduğunda yanımdaydın, doğar doğmaz sana ilişti gözlerim; zaten hep bildiğim kıymetini o an tekrar anladım... Zemini ıslatmıştı gözyaşaların korkudan...

Nasıl diyoruz ailecek: Üç günlük dünya:)

Nur yüzlü, pamuk elli, temiz yüzlü geniş yürekli annem...

Çok acı dolu oldu yazım biliyorum ama ben senin vesilenle güzel, çok güzel bir çocukluk geçirdim. 

Balkonda beni karşına alıp da konuştuğun o dakikalardan sonra kuvvetlenen dostluğumuz beni hiç yalnız bırakmadı. Hiç korkmadım annem merak etme...


Şimdilerde yeryüzündeki en kıymetli mekanı ziyarete gitmeye hazırlanıyorsun ya, öyle seviniyorum ki... Benim yerime de oralarda bir yerlerde secde et, bir iki gözyaşı dök olur mu???


Öperim annecim, ellerinden, ayaklarından...


.....

Bu yazı şimdiye kadar en zor yazdığım yazı oldu, ne yaptıysam da içime sinmedi, doğru kelimeleri bulup yetiremedim, bir türlü beğenemedim...

Çok da düşündüm bu kadar özel duygularımı herkesle paylaşmaya gerek var mı diye ama annemi mutlu etmek, ona burdan hediye vermek istedim.

Bu vesileyle de bütün annelerin anneler günü kutlu olsun!

Rabbime  bize bu duyguyu tattırdığı için hamd olsun ve Rabbim anne olmak isteyen tüm kardeşlerime de bu duyguyu tatmayı nasip etsin....


Bu çiçek de benden size hediye olsun, sizin için bahçeden çektim:))))


       
                                         


 

 




Devamını oku...

11 Mayıs 2013 Cumartesi

İndirim Günleri Başladı!!!

            
       


Başlık yanıltıcı olsun istemedim belki farklı hayallerle tıkladınız bu yazıyı ama "üç aylar" bana hep mağazaların indirim günlerini hatırlatır.

Hani kampanyalar olur, akla hayale gelmedik indirimler yapılır... 
Belki uykudan fedakarlık edilir de, sabahlara kadar mağazaların kapılarında yağmur, çamur demeden battaniyelerle beklenir...
Kapılar açılınca içeri hücum edilir... 
Anladınız ne demek istediğimi biliyorum.

İşte bugün de rahmet kapıları açıldı sonuna kadar ( hoş belki de o sınırsızlığın hiç kapısı yoktu zaten)
Uğruna sıraya girdiğimiz her "şey" den daha kıymetlisi satışa çıkmış...
Almak isteyen buyursun içeri, kıymet bilsin...

Azıcık uykudan kıssın mesela; gece kalksın namaz kılsın dua etsin, yüreğini titretsin...
Azıcık fazla Kur'an-ı Kerim okusun mesela, Rabbiyle söyleşsin, "O'nunla konuştum" dese de yalan söylemiş olmasın...
Azıcık boğazından kessin mesela, oruç tutsun, terbiyelensin, sabrı hatırlasın...
Azıcık eli cebine başkası için gitsin mesela, maldan değil candan versin...

İki ayın sonunda Ramazan'ı karşılarken daha da heyecanlansın, zaten yüreğini hazırlamış olsun..
O kutlu ayda da coşsun iyice 'hel min mezid' desin, daha fazlası için çalışsın... 

Bayrama gelince de, temizlenmiş olsun bütün günahlar, hafifce kalsın, bayram o bayram olsun...
Olsun da, gönlü neşeyle dolsun...
Güzel olurdu değil mi?

Belki de sonsuz cennet hayatı, daha da önemlisi rızaya götürecek kutlu zaman dilimleri bu yılki üç ayların içindedir kim bilir, aramaya değmez mi???

Ey nefsim! Duydun mu???

Basit bir üç aylar kutlaması yapma niyetindeydim sadece,

Üç aylarınız mübarek olsun...

Dualaşalım...



 


Devamını oku...

10 Mayıs 2013 Cuma

Bir Amerika Rüyası: Niagara Şelaleleri

Derler ki;

Hani bizim şu Türk olan Kızılderili atalarımız var ya, işte onlar bu şelalelerin sesini duyunca "bu ne yaygara" demişler de, ondan sebep bu güzelliğin adı Niagara olmuş.
Komik...
Niye böyle iddialara gerek duyulur hiç anlamam. Kızılderililer Türk müydü bilmiyorum ama bu neyi değiştirecek? Sanki Türk olsalar ben daha mı çok seveceğim milletimi? Tabi ki hayır... Hani bayılırız ya "bunu Türkler yapmış, bunu aslında biz yapmışız" demeye... Doğru olabilir, bilirim ki ecdadımda o potansiyel vardır ama ben böyle iddiaları duydukça zayıf olanı yüceltmeye çalışıyorlarmış gibi hissediyorum.. Oysa benim tarihimin de milletimin de böyle övgülere! İhtiyacı yok. Ayrıca bunları konuşup durmaktansa şimdilerde millet olarak dünyanın neresinde duruyoruz ona bakılmalı bence.
Bir de şu var tabi... Kızılderililer Türkse bile, böyle bir güzellik karşısında (espri yapma niyetinde değillerse) "ne yaygara" dememişlerdir sanırım... Yani demişlerse de bunu övünerek anlatmamalı herhalde...
Uzun lafın kısası, benim ecdadım için gerçekler yeterli, ihtimallere gerek yok....

Niye böyle bir giriş yaptım bilmiyorum, içimden geldi yazdım:)

Hani ben size Özgürlük Heykelini anlatırken, Amerika güzel tamam ama güzelliğinden fazla reklam yapıyor demiştim ya, işte bu tezim burasi için geçerli değil. Ben gezip gördüğüm yerlerde en çok burayı sevdim...

Suların sesi ve serinliği hâlâ hatırımda...

30 saniyede 168 bin metreküp suyun aşağı bırakıldığı bu şelale, New York eyaletinin Buffalo şehrinde ve bundan  10 bin yıl kadar önce Kuzey Kutbundan gelen buz kütlelerinin sebep olduğu çöküntüyle oluşmuşlar. İyi ki de oluşmuşlar:)

Bu şelaleler bir at nalı şeklinde Amerika ve Kanada arasında su sınırı oluşturuyor. İki ülke arasında ise bir köprü var sadece....Aslında google earth dan izlemesi bile zevkli oluyor bu sınırı:)

Şelalenin tarihi ve coğrafyasıyla ilgili birçok bilgi bulabilirsiniz zaten, ben sadece sizinle bu güzelliğe şahit olurkenki hissiyatımı paylaşmak istiyorum...

Doğal olarak önce uzaktan görüyorsunuz şelaleyi ve gözünüze çarpan ilk şey su kabarcıklarının ışıkla etkileşiminden oluşan gökkuşakları oluyor.. Sonra da şelalenin dibine yaklaşabildiği kadar yaklaşan bir botta mavi poşetler giymiş insanları görüyor ve onlardan biri olmak için sabırsızlanıyorsunuz... Çöp poşetinden hallice olan bu yağmurlukları hâlâ saklıyorum:)









Sonra esas şelaleye göre nisbeten küçük bir şelaleyi ziyaret ediyorsunuz. Bu şelale için de tahta merdivenler yapmışlar ve poşetlenmiş olsanız da, isterseniz gerçekten çok ıslanıyorsunuz... Biz yedek kıyafet götürmediğimiz için çok pişman olmuştuk ama o eğlenceye değerdi.



Sonra, Maid of the Mist (Sislerin Kızı) dedikleri iskeleden botlara biniyorsunuz ve o kocaman şelaleye yaklaşabildiğiniz kadar yaklaşıyorsunuz...






Suyun kuvveti, hızı size ister istemez kainatta ne kadar küçük olduğunuzu hatırlatıyor...
Yarım saat kadar hayret makamında şelalenin güzelliğini izledikten sonra geri dönüyor ve bir daha gelmek nasip olur mu acaba diye düşünmeye başlıyorsunuz...

Şelaleye gideceğimizi duyan arkadaşlarımızın tavsiyesi üzerine aynı gün, Yeşil Göl ve Binbir Adalara da gitmiştik. Onları da başka bir yazıda paylaşacağım inşallah...

İsteyen herkese gitmek nasip olsun, amin:)
Devamını oku...

9 Mayıs 2013 Perşembe

Memleket Özlemiyle Yapılmış Kıymalı Pide

Bugün yine memleketini çok özlemiş birinden, memleketinde çok kolay bulabileceği ama malesef burda ancak mutfakta yapabildiğiyle yetinmesi gerektiği bir tarif vereceğim size...

"Tarifcikler" köşeme tarif yazarken kesinlikle denediğim* ve tadını gerçekten beğendiğim tarifleri seçiyorum.. Bu blog bir yemek bloğu olmadığından, bloğumda şu tarif de olsun, arama motorlarımda çıksın gibi bir derdim yok. Dolayısıyla bir tarifi denemiş olmak ve beğenmiş olmak yayınlamak için yeterli... İşte bugün de size değerli arkadaşım Müberra'da yediğim ve bayıldığım bir pide tarifi vermek istiyorum. O bize kıymalı yapmıştı, ben ıspanaklı da yaptım iki çeşit oldu.

(*) "denediğim" kelimesinin üstünde durmak istiyorum çünkü ben mutfakta çok tecrübeli sayılmam, eğer denemişsem ve güzel olmuşsa muhtemelen o tarif kalitelidir;) )

Evlenip yemek yapmaya başlamadan önce, kendimi hiç mutfağa girip pideler yapan biri olarak hayal etmemiştim. Artık ne bekliyorduysam, bu işi benim için hizmetçilerim yapacak falan mı sanıyordum bilmiyorum:)

Fotoğraflarda da gördüğünüz gibi pidelerim çok simetrik olmadı ama tadı gerçekten çooook güzeldi, siz görüntüsünü de çok güzel yaparsınız inşallah:)


Bu çok lezzetli pide için;





Yapılışı:

Ben instant maya kullandığımdan, önce su, şeker ve tuzu karıştırıp sonra unu, una da mayayı ekledim. Hamur ele yapışmadığında yoğurmayı bıraktım ve mayalanmaya bıraktım.

İçini hazırlamak için de, soğanı minik minik doğrayın kıymayla yoğurduktan sonra tavada biraz kavurun. Bu pidedeki tadın sırrı soğanının çok olmasındaymış ve soğanı önce kavurmak yerine kıymayla yoğurup kavuruyorsunuz.

Mayalanan hamurdan istediğiniz büyüklükle bezeler koparıp unladığınız zeminde merdane yardımıyla oval bir şekilde açın.

Sonra içine erittiğiniz tereyağını fırça ardımıyla sürün ve iç harcınızı cömertce yayın. (Müberra üstüne kaşar koyacaksan zemine tereyağı sürmeyebilirsin, ağır olabilir demişti ama ben unutup sürdüm ağır olmadı)

İç harcın üzerine rendelenmiş kaşar peynirini de serpiştirin ve kenarlardan iyiyce kapatın.

Kapattığınız müstakbel pideleri 200 derecede, ısıtılmış fırına verin.

Bizimki 20 dakikada pişmişti...

Fırından çıkınca sıcakken acımayın ve üstüne tekrar tereyağı sürün:)

Biz biraz abartıp hepsini bitirdik ama normalde bu ölçü dört kişiyi doyurur...

Afiyet olsun...

Not: Geçenlerde bir yerde "yemek yemeden önce eskiden Besmele çekerdik şimdi fotoğraf çekiyoruz" diye bir söz okudum çok üzüldüm. İnşallah biz Besmeleyi de unutmayalım..:)

 Ağzınızın tadı hiç bozulmasın.....;)
Devamını oku...

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Namazda Huşûyu Elde Etmenin Yolları: Korku Duygusu (4)

Namaz serisi 1  2  3 4  5  6  7

Yazı dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu bölümde "korku" duygusundan bahsedilmiş:


Hz Ali'nin Duası

Namaz vakti geldiğinde, Hz Ali (ra) titremeye başlar ve yüzünün rengi değişirdi. Etrafındakiler neyi olduğunu sorduklarında "Allah emaneti yerlere, göklere ve dağlara teklif etti ama onların altına girmeye cesaret edemediğinin altına girmeyi ben kabul ettim" ( 33:72) diye cevap verirdi...


Onların namazları bizimkinden farklıydı, çünkü onların namaza dair hissiyatları bizimkinden farklıydı. İşte bizim yapmamız gereken onların bu hissiyatlarına bakarak kendimize ders çıkarıp namazın tadını yakalayabilme yolculuğunda önemli adımlar atmak...

Şimdiye kadar namaza başlarken huzûr'da olduğumuzun farkında olmak, dilimizle söylediklerimizi anlamak, ümitle kapıya gelmiş olmak konularına değindik. Serimizin bugünkü kısmında da reca yani ümit duygusunu dengeleyecek başka bir duygudan bahsedeceğiz. 

Başlamadan önce, hâlâ açıp girdiğimizde namazın tadını almamızı sağlayacak olan kapının kilidini açmadığımızı hatırlatmak isterim... Yakında oraya da geleceğiz inşallah... ama bugün değil...

Heybet

Heybeti Cenab-ı Allah'a karşı hissetmemiz gereken korkunun bir çeşidi olarak tanımlayabiliriz. Malesef tercüme ederken -Arapçadaki derinliği yakalayamadığımızdan-, 'heybet', 'haşyet', 'havf' gibi kelimeler sadece 'korku' kelimesiyle tercüme ediliyor ki bu kelime, herbirini birbirinden ayıran önemli özellikleri ayırd edemeyecek kadar genel bir kelime...

Ibn Al-Kayyim bize bu kelimeler arasındaki ilk bakışta öne çıkmasa da önemli olan farkları şöyle açıklıyor:

'Havf' korktuğumuz şeyin ne olduğunu bilmesek bile birşeyden korkup kaçmak olarak tanımlanıyor. Mesela karanlıktan korkuyorsak karanlığa karşı hissettiğimiz duyguya 'havf' diyebiliriz.

'Haşyet' ise biraz daha farklı. Bu duyguda korktuğumuz şey hakkında bilgimiz var...  İnsan Rabbini tanıdıkça O'na karşı hissettiği duygu 'havf' dediğimiz hissi 'haşyet' hissine çeviriyor. ( ben burayı çok sevdim, çok açıklayıcı geldi bana)

Yüce Kitapta buyrulduğu gibi:

"Allah'tan ancak hakkıyla âlimler korkar" (35:28)

Fakat 'heybet' hissi anlamında saygı ve medih ifadeleri taşıyor. Mesela,yangından korkabiliriz ama yangından korkma sebebimiz onun bize zarar verebilecek olmasıdır. Aslında yangına karşı 'heybet' hissetmeyiz ya da ona saygı duymayız... Bununla birlikte, bir tanıdığımızın babası 'heybetli' olabilir. Yanlış birşey yaparsam diye ondan da korkabiliriz ama bu korku yine bizim saygımızdan kaynaklanır... 

İlk Önce Reca Demiştik, Şimdi de Heybet mi Diyoruz??

Bu iki duygu birbiriyle çelişkili gözüküyor değil mi? Peki sizce bunları nasıl bir araya getirebiliriz? Aslında bu bizim için hiç de zor değil çünkü zaten hergün etrafımızdaki insanlara karşı bunu yapıyoruz.... Öğretmenine yeterince özen göstermediği bir ödevi götüren öğrenci, dersten kalmaktan korkacaktır çünkü ödevinin kötü olduğunun bilincindedir, fakat aynı zamanda içinde umut da taşıyacaktır (reca) , çünkü öğretmeni merhametli biri olduğundan onu affedebilir.( dönem sonunda ne kadar da çok çalınır hocaların kapıları öyle değil mi?)

Rabbimizle aramızdaki ilişkide de durum çok farklı değildir. Günah işlesek, işlediğimiz günah vicdanımızı rahatsız etse de bir tarafımız bilir ki; Rabbimiz Kerimdir, Rahimdir... ( böyle olduğunu bilemesek akıbetimiz yeis bataklığında kaybolup gitmek olurdu herhalde) 

Resulullah'ın (sav) bize sabah akşam okumamızı tavsiye ettiği ve af dilemenin en iyi yolu olarak gösterdiği seyyid'ül istiğfar duasında da bunu açıkça görürüz:

"Allah'ım! Rabbim ancak senin. Senden  başka ilah yoktur.Sen beni yarattın.Ben Senin kulunum ve gücümün yettiği kadar sana verdiğim ahde,söze sadakat gösteririm.İşlediklerimin şerrinden Sana sığınıyorum.Bana ihsan eylediğin üzerimdeki nimetlerini itiraf ediyorum.Günahımı da itiraf ediyorum.Bu bakımdan günahlarımı bağışla Zira gerçekten günahları ancak bağışlayan Sensin" 

Bakın bu duada da korku ve ümit duygumuzu bir arada hissediyoruz ( ya da hissetmemiz isteniyor) Yanlışlarımızın farkındayız ama aynı zamanda da bağışlanmayı diliyoruz.( ya da dileniyoruz)

Bu Şekilde Korkabilmenin Sağladığı Yararlar

Mesele: Allah'tan korkup yine O'na kaçabilmek (annesinden azar işiten çocuğun yine annesine koşması gibi)

Allah (cc) buyurur;

"Öyleyse Allah'a kaçın..." (51:50)

Resulullah (sav) duasında şöyle buyurur:


لا ملجأ ولا منجأ منك الا اليك

"Sen'den kaçıp sığınabileceğim Sen'den başka bir sığınak yok..."

Ayrıca şöyle buyurmuştur:

اللهم إني أعوذ برضاك من سخطك، وأعوذ بمعافاتك من عقوبتك، وأعوذ بك منك لا أُحصي ثناء عليك أنت كما أثنيت على نفسك

“Allah’ım! Senin gazabından senin rızana sığınırım. İkabından affına sığınırım. Allah’ım! Başka değil, Senden yine Sana sığınırım. (Celâlinden cemaline, gazabından rahmetine, azamet ve heybetinden, şefkat ve re’fetine sığınırım.) Zâtını senâ ettiğin ölçüde, Seni senâ etmekten âciz olduğumu itiraf ederim.”(müslim)

Allah'ın gazabının farkındasınız ama aynı zamanda O'na sığınıyorsunuz, ve biliyorsunuz ki O'nun azabından kaçıp sığınabilecek yer aradığınızda bu yeri ancak O'na doğru kaçarsanız bulacaksınız... 

(Alim bir zatın bu duayla alakalı şöyle dediğini okumuştum: " bu duaya bakarak Efendimiz'in (sav) tevhid, marifet ve kulluk bilgisinde ne kadar derinlerde olduğunu anlayabiliriz. Eğer biri bu duadaki tüm mânaâları kavrayıp anlatmak istese koca bir kitap yazması gerekirdi..." )

Allah'ı Bilmek ve Kendimizi Bilmek

Heybet duygusuna, içinde saygı, ürperti, aşk ve bilgi anlamlarını da taşıdığı için korku hissinin en üst derecesi de diyebiliriz. Bu his kişi Rabbini ve kendini bildikçe artacak... Allah bilgimizi (marifetullah) arttırdığımız zaman, ve O'nun güç ve kuvvetini algılayabildiğimiz zaman, korkumuz da artacak. 

O zaman diyebiliriz ki, günahlarımızı hatırladıkça, Allah'dan daha çok korkacağız. Böylece eksiklik ve gafletimizin farkında olacak. Ancak lütfederse affedileceğimizi aklımızdan çıkarmayacağız. 

Allah korkusunun dışındaki korkuların çoğu cesaret kırıcıdır,sadece bahsettiğimiz heybet duygusu, bu duygu inşallah ötede bize cennetin yolunu gösterecektir...

O zaman bundan sonra namazlarımızda heybet ve reca duygusunu bir arada hissetmeye çalışalım mı???


 


( Hz Ali'nin duası için kaynak olarak Gazali hazretlerinin İhyâsı belirtilmiş)
Devamını oku...