13 Haziran 2013 Perşembe

El Yazısından Karakter Analizi: Yazınızın Eğim Yönü

Daha önce size  bu  yazımda el yazısından karakter tahliline olan ilgimin nasıl başladığını ve bu ilginin nerden geldiğini anlatmıştım. Yazının sonunda da demiştim ki, belki ara ara sizinle bu konuyla alakalı yazılar paylaşırım. İşte bu yazı onlardan biri olacak;)
Belki aranızda ilgi duyanlar vardır.

Şimdi hadi herkes çizgisiz beyaz bir kağıt alsın eline ve her zaman yazdığı gibi bir yazı yazsın. Cümlenin anlamı önemli değil. İsterseniz daha önceden yazdığınız bir yazıyı inceleyin farketmez. Ama yazı çizgisiz kağıda yazılmış olsun....

Şimdi yazınızın meyil yönünü inceleyin çünkü ilk olarak el yazımızdaki eğimin bize neler söylediğinden bahsedeceğiz. Ne anlama geldiğini okumadan önce yazınız hangi kategoride onu tesbit edin.

Yazınız mutlaka aşağıdaki gruplardan birine ait olmalı.

Sola eğimli, 
Sağa eğimli,
Aşırı sola eğimli, 
Aşırı sağa eğimli, 
Eğimsiz (dikey)

Açıklamalarına geçmeden yazınızın nerde olduğuna karar verin, şimdi tek tek bu özelliğin ne anlama geldiğine bakalım.

El Yazısındaki Eğim

Yazıdaki eğim; duygusallık, akıl dengesi ve iletişim yeteneği göstergesidir. Buna sosyallik de diyebiliriz.

El yazısının sağa doğru eğimli oluşu, iletişim yeteneğinin güçlülüğü olarak yorumlanır. Bu kişiler daha dışa açık, sosyal insanlardır. Aynı zamanda bu kişiler kontrolü ellerinde tutmayı severler. Eğer yazınız sağa eğimliyse, karar alırken, geleceğe dair ciddi planlar yaptığınızı ve kararınızı ona göre aldığınızı söyleyebiliriz.

El yazısının sola doğru eğimli oluşu, duygusallıkta ölçülü olmak demektir. Bu insanlar genelde yanlız kalmayı sever ve göz önünde olmak istemezler. Bir yerde de sola eğik yazının isyan duygularını temsil ettiğini okumuştum. Ayrıca yazısı sola eğimli olanlar, karar verme sürecinde geçmişin etkisi altında kalıyor denebilir. Yeniliklere kapalı ve kişisel tercihlerde seçici oldukları da söylenebilir.

El yazınız  aşırı sağa eğimliyse, kararlarınızı hep gelecek odaklı alıyorsunuz demektir. Zaman zaman da duygularınız mantığınızın önüne geçiyor. Aşırı odaklanma olursa tavırlarınız saldırganlaşabiliyor bile denebilir. Biraz patavatsız olup aşırı duygusal davranıyor olabilirsiniz.

El yazınız aşırı sola meyilliyse, tamamen geçmişe bağlı karar aldığınız, geçmişin etkisinde kaldığınız söylenebilir. Bu insanlar savunmacı ve fazla samimiyetten çok hoşlanmayan insanlardır.

El yazınız dikey formda ise, mantığınız ve duygularınız dengeli biçimde sizi yönetiyor denebilir. Bu kişiler genelde bağımsız karar alan insanlardır...

El yazınız sağa ve sola eğikse, geçmişin etkisinden kurtulamadığınız gibi, gelecek korkularıyla da savaştığınız söylenebilir. Bu insanların, ruh halleri genelde değişken olmakta ve bu insanlar, kötümserlikle iyimserlik arasında gidip gelmektedir.... Duyguları çelişkili olabilir...

Hoşunuza gitti mi bilmiyorum ama şimdilik bu kadar... Bakalım, eğer ilginizi çekerse devam ederiz çekmezse bu yazı arşivde öylesine bir yazı olarak kalır:)

NOT: Kaynakları incelemek isterseniz başta El Yazısındaki Sır kitabı olmak üzere, handwritinguniversity.com sitesinin videolarını inceleyebilirsiniz....

Görüşmek üzere;)












Devamını oku...

10 Haziran 2013 Pazartesi

Müstehcen Olmayan Film Aranıyor ve Bir Film: 'Her Çocuk Özeldir'

Film izlemeyi çok seviyorsunuz... 
Ama yanlız veya ailenizle, hele çocuklarınızla, şöyle oturup izlemeye başlasanız sürekli sansürlemeniz gereken sahneler çıkıyor... Sansürlemeseniz içiniz almıyor, aksini savunup durduğunuz, 'sakın ha bunlardan uzak dur' diye çocuğunuzu uyarıp durduğunuz hayatı çocuğunuzun önüne seriyor, 'al izle ama etkilenme' diyorsunuz... 

Ne yaman çelişki derler böylesine:)

Ya da öğretmensiniz diyelim, öğrencilerinizle ders çalışıp durmaktan sıkıldınız, hani bir de 'kafa öğretmen'siniz ya, oturup film izlemek istiyorsunuz ama... aynı dert orda da var, öğrencilerle nasıl oturup izleyeceksiniz değil mi??

Pöffff...

Kabul, ben de ciddi bir film severim, daha doğrusu severdim. Sanırım 17 yaşlarında, arkadaşlarla hemen hemen her hafta film kiralar oturur izlerdik. Kendimizce sansürlerdik de... İşte anladınız siz beni. 
Şimdilerde, vakit yok* ondan mı, çok şükür soğudum da ondan mı, evde tv yok ondan mı, yoksa kızım ortalıklarda ondan mı bilmiyorum ama aylardır film izlemiyorum (aşağıdaki film hariç) diyebilirim. 

*Evet ya düşündüm de artık her boş vaktimde soluğu burda alıyorum. Demek ki neymiş; alışkanlıklar kanalize edilebiliyormuş:))

Film izlemeyince ölmüyormuş insan ama hani arada değişiklik olsun diye, ya da arkadaşlarınızla (çevrenizde herkes sizin kadar dikkatli olacak değil ya) oturdunuz, birileri 'hadi film izleyelim' dedi. Siz de 'olmaaazzzz' demek yerine ' tamam şu filmi izleyelim' diyebileceğiniz filmler olsa.... 

Yani helal daire keyfe yine yetse...

Kısacası demek istiyorum ki, şöyle cümbür cemaat izlenebilecek, müstehcen olmayan filmler olsa... Hani cesaretim olsa diyeceğim ki; yeni bir kategori açıyorum: 'müstehcen olmayan filmler'. Niye cesaretim yok, çünkü öyle film (en azından bir kategori oluşturacak kadar) var mı gerçekten bilmiyorum. Bu yazıyı okuyan sevgili okuyucu, bu şartlara uygun bildiğin filmler varsa iletir misin? Belki insanlığa bir faydamız dokunur:)) ille de film izleyeceğim diyen cemaat faydalanır;)

Bakın ilki benden gelsin...

Ben sevdim: Her Çocuk Özeldir




Aamir Khan yapımı bir Hint filmi. Film üç saate yakın sürüyor. Kızım sayesinde ben üç ya da dört günde bitirdim:)
Eskiden çok zor ağladığını iddia eden biri olarak ben, ağladığım filmleri sayardım ama artık (sanırım anne olduktan sonra) çok daha kolay ağlayabilen biri oldum ve bu filmde de birkaç kez ağladım. Gerçi zaten 'özel çocuklar' bende hep ağlama sebebi olmuştu ama anne olduktan sonra bu mesele daha da vurucu oluyor benim için...



Filmimizin kahramanı Ishaan 9 yaşında bir çocuk. Hayır özürlü değil de, disleksi diye bir hastalığı var. Bu hastalık sebebiyle de, harfleri ve sayıları algılama problemi yaşıyor. E tabi onları algılayamayınca da derslerinde hiç başarılı olamıyor. O yaşa kadar çocuktaki kimse bu sıkıntıyı farketmediğinden ona tembel, haylaz muamelesi yapıyorlar ve çocuk da 'anlamıyorum' tepkisi yerine hırçınlıkla tepki vermeyi tercih ediyor... Sonuçta da içine kapanık ve karamsar bir çocuk haline geliyor. Annesiyle arasındaki ilişki güzeldi aslında, ama babası sert ve disiplinli bir adam ve sonunda babanın zorlamalarıyla çocuğu yatılı okula veriyorlar... 
Yatılı okula bırakılış sahnesi cidden acıklıydı, pek üzüldüm izlerken. Ama tabi birçok filmde olduğu gibi tam herşey dibe vurmuşken... Kahramanımız ortaya çıkıyor ve herşeyi değiştiriyor... 'Keşke gerçek hayatta da bu kadar kolay olsa' derdim bu dünyanın imtihan dünyası olduğunu bilmeseydim eğer....




Kahramanımız resim öğretmenimiz Aamir Khan. İlginçtir ki, başrol oyuncusu filme bir buçuk saat kadar sonra girdi:) Çocuktaki problemleri farkeden sevgili öğretmenimiz, tabi ki onu yanlız bırakmıyor, çevresindekileri de ikna ederek İshaan'ın tekrar hayata tutunmasını sağlıyor. 




Hikaye klasik aslında değil mi? Ama filmde her mesaj öyle güzel işlenmiş ki... Öğretmenin durumu farkettiği andaki tutumu, izlediği yol... İnsanları ikna edişi, ( hele ki çocuğun babasını), İshaan'a durumunu olabilirliğini kabul ettirmek için verdiği örnekler ve hep yanında oluşu... tabi ki yaptığı resim ve son sahne.... Tamam tamam bu kadar yeter, belki izlemek istersiniz...




Evet, her çocuk özeldir. Herkes çocuğu hep en iyi, hep ilk sırada olsun ister ama öyle değil işte.. Ve öyle olmasa da bu çocuğumuzun problemli olduğu anlamına gelmez. Onlar bize hediyedir; hediyenin iyisi kötüsü olmaz... 

İzleyecek olanlara iyi seyirler:)))



Devamını oku...

8 Haziran 2013 Cumartesi

Namaz Serisi: Meğer Ne Gizli Hazineymiş Bu Ezan....(7)

Namaz Serisi 1  2  3  4  5  6  7 8


Seriyi takip ediyorsanız farkedersiniz; artık yavaş yavaş naazın içine girmeye başlıyoruz. Bu hafta ezandan bahsedeceğiz, sonra sıra abdeste gelecek inşallah. Ezan hep özeldi de bu yazıyı okuduktan sonra daha özel hale geldi benim için....

Namaz İklimine Girerken

Birçoğumuz namazın tekbir getirip 'Allahu Ekber' demekle başladığını zannetse de aslında gerçekte durum farklıdır. Namaz çok daha önce başlar. Bakın şu hadis-i şerifte Efendimiz ﷺ ne buyurmuş:

لا زال أحدكم في صلاة ما انتظر الصلاة

Kişi, namazı beklediği süre içerisinde de namazda sayılır.( Buhari, Müslim)

Erkekler için, bu hadis cemmat için camiye gidip orada bekleme süresini kapsıyor. Hanımlar içinse, camiye gitmemişlerse şayet, bu süreç abdest alıp, namaz için uygun kıyafetleri giymek için harcadığımız zamanı kapsıyor.

Gizli Bir Hazine

Namazın -çok da farkında olmadığımız- değerli parçalarından biri de ezandır.(hasret kaldığımız ezanlar...)
Ezanın anlamını hissetmenin lezzetini hiç tattınız mı bilmiyorum ama kim ki bu tadı yakalar, namazda da işte huşu dediğimiz noktaya da yaklaşmıştır.

(Ankaradayken Kocatepeye gidip tam ezan okunurken yurt dışındaki arkadaşım duysun diye telefonla onu aradığımı hatırlıyorum, kıymetliydi ezan... O zamanlar hicret dendi mi burnumun direği sızlardı)

Peki ezanla huşu arasında nasıl bir bağlantı olabilir?

Şeytan namazdan nefret eder öyle değil mi?

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: 

"Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan ezanı duymamak için arkasını dönüp yellenerek kaçar. Ezan bitince tekrar geri gelir. Namaz için kamet edilince yine arkasını dönüp kaçar. Kamet bittiğinde yine gelir ve kişi ile nefsi arasına sokulur ve ona: Filân şeyi hatırla, filân şeyi hatırla diyerek, namazdan önce aklında olmayan şeyleri hatırlatır da, neticede insan kaç rek'at namaz kıldığını bilemez olur."

Buhârî, Ezân 4, Amel fis'-salât 18, Sehv 6, Bed'ü'l-halk 11; Müslim, Salât 19, Mesâcid 83. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 31; Nesâî, Ezân 20

Bu hadisteki benzetme çok hoştur aslında. Şeytanın kaçışı ansızın büyük korkuya düşüp de dizlerinin bağı çözülen, kasları gevşeyip sinir sistemi alt üst olan insanın hali gibidir. Ona -af buyrun- yellenme isnad edilmiş olması bu korku halinin şiddetini anlatmak içindir. Ancak biraz araştırınca bazı alimlerin bunun gerçek anlamda da olabileceğini söylediğini gördüm. Mesela Tibi de şeytanın ezanı işitmemek için kendi sesiyle kendini meşgul ettiğini, onun bu tavrının çirkinliği sebebiyle, çıkardığı sesin çirkinliğinin yellenmeye benzetildiğini söylüyor. Önemli olanın şeytanın ezan sesinden ciddi rahatsız olduğunu anlamış olmak deyip mevzuyu daha fazla uzatmıyorum.

Daha ezan başlar başlamaz, şeytan bizim dikkatimizi dağıtmaya çalışıyor, çalışıyor ki namazın güzelliklerinden istifade edemeyelim. Peki o zaman ezanı bu kadar özel kılan ne, biraz onu düşünelim mi?

Ezan Bir Fırsattır

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
"Müezzin, sesinin gittiği yer boyunca mağfiret olunur. Yaş ve kuru herşey onun lehinde şehadet eder, namaza katılan kimseye yirmibeş kat namaz yazılır ve iki namaz arasındaki (günahları) affedilir."

Kaynak: Ebu Davud, Salat 31, (515); Nesai, Ezan 14, (2, 13); İbnu Mace, Ezan 5, (724) 

Şimdi diyeceksiniz ki, bu hadisin benimle ne alakası var ben müezzin değilim ki... Ama merak etmeyin aynı sevabın size de yazıldığını müjdeleyen başka bir hadis daha var:

Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! Müezzinler (sevapça) bizden üstün oluyorlar. (Onlara yetişmemiz için ne tavsiye edersiniz?) diye sordu. Aleyhissalatu vesselam: "Onların söylediklerini sen de tekrar et. Bitirip sona erince dilediğini iste, sana da (aynı sevap) verilecektir" cevabını verdi. (Ebu Davud)

Heyy gözünü sevdiğim rahmet dini:)))

Ezan 'Allahu Ekber' sedasıyla başladığında, bu bize o an her ne ile uğraşıyorsak, Allah'ın uğraştığımız şeyden büyük olduğunu hatırlatır... İzlemekte olduğumuz televizyon dizisi, okumakta olduğumuz bir yazı, o an ettiğimiz muhabbetler... Ve  ezanı duyunca doğruluyor olmak da aslında 'La ilahe illallah' ın anlamında gizlidir. Tek olan Rabbimize inanmak... Eğer o an yapmakta olduğun şeyin daha önemli olduğunu iddia ediyorsan aslında bir yerde Allah'ın huzuruna çıkmanın daha az önemli olduğunu iddia ediyorsun. 

Biliyorum ki hiçbirimiz bunu sözlerimizle bu şekilde ifade etmeyiz ama işte esas olan fiiliyatla da öyle ifade etmemek sanırım... Yine nefsime bir sille-i tedip olsun bu!

Güç ve Kudret Sadece Büyük Olan Allahın Yardımıyla Elde Edilir (La havel ve la kuvvete illa billah)

Hepimizin bildiği gibi ezan okunurken müezzinin söylediklerini tekrar ederiz. Ancak müezzin 'Hayya ale-l salah' ve 'hayye ale-l felah' derken biz 'la havle ve la kuvvete illa billah' deriz...

Niye böyle olduğunu hiç düşündünüz mü?
Çünkü biliyoruz ki, Rabbimizin yardımı olmadan ne namaza kendimizi tam olarak vermemiz mümkündür, ne de namazı eksiksiz kılmamız...

Çağrı

Asla unutmayalım ki ezan bir çağrıdır; hatta en güzel çağrıdır çünkü bu çağrı size En Güze Olan'la buluşma vakti olduğunu hatırlatır. 
En gerçek dostla, hiç bırakmayanla, en güçlü olup isteklerimizin hepsine cevap verebilecek olanla... 
Sevdiğimiz biriyle buluşmaya giderken, buluşmadan önce tatlı bir heyecan hissederiz ya... İşte bu da böyle olmalı.. 
Olmalı ya.. Olmuyorsa sevgi dereceni kontrol etmelisin:( 
Bu tatlı heyecan, o sevdiğimiz bize 'seni on dakika içinde bekliyorum' dediğinde başlar... İşte bu his buluşacağınız kişinin sizin için özel olduğu anlamını taşır, bunu gösterir.

Hz Ayşe'den rivayetle Resulullah ﷺ buyurmuştur:

"Kim Allah'a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister" (buhari)



İşte ezan size o anın Allah'a kavuşma anı olduğunu söyler. O zaman diyebiliriz ki, kim Allah'ı gerçekten seviyorsa, bu fırsatın üzerine hemen o an atlayacaktır, vakit neredeyse çıkmak üzereyken değil...
Bakın Hz Musa ne demiş:

وَمَآ أَعْجَلَكَ عَن قَوْمِكَ يَٰمُوسَىٰ قَالَ هُمْ أُولَآءِ عَلَىٰٓ أَثَرِى وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَىٰ

“83 – Hem seni halkından çabucak ayrılıp gelmeye sevkeden “sebep ne ey Mûsâ?
Hz. Mûsâ, ümmetinden 70 kişi seçerek Tevratı almak üzere onlarla Tûr’a gidiyordu. Kendisi, Rabbine olan şevkinden ötürü ilerleyip o yetmiş nakibi geride bırakmıştı.
84 – “Onlar, dedi, beni izliyorlar. Benden daha çok razı olman için sana kavuşmakta acele davrandım ya Rabbî!”

(20,83-84)

Bakın Hz Musa, Allah'a kavuşmak için nasıl da acele etmiş? İşte bu gerçek aşk.....

Ezanın tadına varırsak inşallah namazın tadına da varacağız.
Rabbim namazlarımızı razı olacağı hale getirsin inşallah, amin...




                           
Devamını oku...

6 Haziran 2013 Perşembe

Muzlu Ekmek Olur mu?

Oldu!

Hem de pek güzel oldu, özellikle kahvaltıda...

Çocukken evde muz varsa mutlu olurdum ben, öyle kıymetliydi... Lisede yatılı kaldığım yurtta bir arkadaşımın beni sevindirmek için yatağıma muz bıraktığını hatırlıyorum:)

Annem de gazetede mi okumuş ne muz çok yararlıymış, kahvaltı kadar değerliymiş, kızım muz yedi mi diye sorar hep:))

Burdaysa en ucuz meyve muzdur herhalde. En ucuz meyve muz olunca her markete gittiğimizde alıyoruz sanırım. E haliyle kıyıda köşede unutursak muzlar bazen fazla yumuşuyor. Türkiye'de böyle bir durumla karşılaşılır mı bilmiyorum (çünkü dediğim gibi bizim muzlar genelde çok yumuşamaya fırsat bulamazlardı) ama burda geçenlerde nasıl olduysa bir iki muz fazla yumuşamıştı ve araştırmalarım sonucu bu ekmeği buldum. Yiyince ağzınıza muz tadı geleceğini falan sanmayın, muz tatlı bir aroma veriyor sadece. Ama içinde muz olduğunu bilmek bile güzel geldi bana. Denemek isterseniz buyrun:

Muzlu ekmek için; 

Malzemeler:
3 bardak beyaz un
½ bardak tam buğday unu
1 tatlı kaşığı instant kuru maya
1 tatlı kaşığı tuz
1 büyük olgun ezik:) muz, 
30 gram tereyağı
¼ bardak süt
¾ bardak su
Ben yine makinada yaptım ama elle yapmak isterseniz 40 fırın ekmek sitesine bakabilirsiniz, tarifi ordan aldım.

Makinada yapılışı:

-Hazneye önce süt, su ve püre halinde muzu ekleyin.
-İlk bardağı serpiştirerekten unu ilave edin.
-Tuzu ve küçük parçalara ayırdığınız yumuşak tereyağını da unun üzerine serpiştirin.
-Unun ortasına da mayayı ekleyin

Beyaz ya da temel ekmek programı, 750 gr, açık kabuk renk ayarında makineyi çalıştırın.

Afiyet olsun:))










Devamını oku...

5 Haziran 2013 Çarşamba

Bir Teselli ve Hediyeleşme Gecesi: Miraç Kandili

Önce 3 yıllık bir boykot hayatıydı yaşanması gereken.....
Yeryüzüne gelmiş ve gelecek insanların en kıymetlisini (sav) ve akrabalarını herşeyden men ettikleri, yiyecek birşey bulamadıkları için ot ve kuru deriyi ateşe tutarak yedikleri yıllar....

Ardından Allah Rasulüne (sav) karşısındaki Kuaykıan dağına  "Ey dağ!.. Benim başıma gelen şey senin başına gelseydi, dayanmaz, yıkılırdın!" dedirten büyük oğlu Kasım'ın vefatı....

Ardından koruyucu kalkanı vazifesindeki Ebu Talip'in,

Ve onun ardından da hayat arkadaşı, her güzelliğin ilkine şahit Hz Hatice'nin vefatı...

Ve tabi ki Taif... Allah Rasulune (sav) seneler sonra 'en muzdarip zamanlarımdı' dedirten zavallı Taif...

Bunca keder yüklü olaydı bu yıla 'hüzün yılı' dedirten...

Seven sevdiğini teselli etmek istedi sonra, yanına çağırdı.. Esas yurdun orası, esas Sevgilinin Kendisi olduğunu göstermek istedi belki...

En vefalı arkadaşı eşliğinde Peygamberlerle görüşme, cenneti ve cehennemi müşahede etme ve Sidret-ül Münteha... Kab-ı Kavseyn makamında geri durdu Cebrail, 'bir adım daha atsam yanarım' dedi ve İkisini yanlız bıraktı...

Selamlaşmaların en güzeli oldu sonra, 'tahiyyat' dendi ismine, her mümin miracı yakalasın diye namaza yerleştirildi ve arkasından 'aynı yol size de açık' dendi....

Üç hediye gönderildi buluşmanın şerefine;

-50 vakte bedel 5 vakit namaz
-İçerisinde kişiye kaldıramayacağından fazlasının verilmeyeceğini vadeden ayetin de olduğu Bakara suresinin son üç ayeti
-Allah'a ortak koşmadan vefat eden için af kapısının açık olması....

Hediyeler kıymetli öyle değil mi?

Miraç hadisesinin bence en can alıcı yeri de şurası, şu teklif;

"Eğer istersen geri dönmeyip burda kalabilirsin..."
"Ben kalırsam ümmetimin hali????"

Vefa, fedakarlık, hasbilik, şefkat... Ne derseniz deyin...

Geri dönmek istedi!

Nereye?

Cennette kalmak yerine Mekke çöllerine,

Hem de ne Mekke....

Peygamber arkadaşlarıyla birlikte olmak yerine artık oğlunun, amcasının, eşinin olmadığı.... 

Meleklerin tâzimi yerine Taiflilerin taşlar attığı....

Hem de bırakın hepsini, en sevdiğiyle beraber olmuşken geri dönmeyi seçmek...

Akıl almıyor..

Evet bu gece teselli gecesi.
Bu gece hediyeleşme, bu gece lütuf gecesi...

O yüzden daha bir kuvvetli çalmak lazım kapıyı...

Kandiliniz mübarek olsun,

Aklınıza gelirsek dualarınızda ismimizi zikrederseniz ne seviniriz:)))



 



Devamını oku...

3 Haziran 2013 Pazartesi

Sabah Erken Kalkıp Florida'da Sahile Gitmek...

Buralarda artık gündüzleri dışarda sıcak yüzünden nefes almak zorlaşmaya başladı. Klimaların vesilesiyle eve girince müthiş bir ferahlık hissediyorsunuz ama dışarda hayat gerçekten zor...

Geçenlerde can kardeşim eşiyle bizi ziyarete geldiklerinde onları Florida'nın şanına yakişir bir şekilde sahile götürelim dedik. Gel gelelim bahsettiğim sıcak hava ve sahillerin malum kirliliği bizi sabah erkenden çıkıp birkaç saatliğine kahvaltıyla yetinmeye mecbur bıraktı. Yetinmek diyorum ama daha oraya varır varmaz 'iyi ki de gelmişiz' diyeceğimiz bir hava ve manzara vardı.

Erken kalkmak ne kadar önemli aslında değil mi? Zamanınız olmadığını iddia ediyorsanız, bir hafta boyunca yaptıklarınızı saat saat yazdığınız bir çizelge hazırlayın. Bu tabloya faaliyet raporu da diyebiliriz:) haftanın sonunda aslında ne kadar çok boş vaktiniz olduğunu anlayacaksınız. Hele uykuya verdiğiniz saatlere şaşırıp kalacaksınız... 

Oysa sabah erken kalkmak, hele ki seher vakti güneşin doğuşunu karşılamak ne kadar büyük bir bereket ve huzur vesilesi.... 

Rabbimiz kitabında, “Ve nefes almaya başladığı zaman, sabaha;” (Tekvir Suresi, 18 ) diye sabaha yemin ederken de bir yerde aslında bu meselenin önemini gösteriyor..

Hani bir söz var: "Aşıklar seherde uyumaz, uyuyanlar aşık olamaz" diye... 

Mesela ben eğer günlük okumak istediklerimi, özellikle Kuran-ı Kerimimi sabah okuyamamış olarak uyanırsam tembelliğim kat kat artıyor ve gün içinde okumam çok ama çok zorlaşıyor... Hele geç kalkmış olmanın vicdan azabı da zaten insanın sinirini bozmaya yetiyor öyle değil mi? 

Hani bir hikayecik var; 

"Halktan bazı insanlar gelerek Mevlânâ’ya sorarlar:

        -Ey Mevlânâ! Biz bu işe şaşıyoruz.

         Mevlânâ:

       -Hangi şeye?

        -Köpeklerle koyunlara.

        -Ne olmuş onlara?

        -Bir köpek yavruladığı zaman 3, 5, 7 kadar yavru yapıyor. Bir koyun ise yavruladığı zaman genellikle bir tane yavruluyor. Bu durumda köpeklerin daha çok, koyunların ise daha az olması gerekmez mi? Ama bakıyoruz dağ, taş koyun dolu. Köpekler ise az. Buna akıl sır erdiremiyoruz. Bunun sebebi nedir acaba?

        Mevlânâ şöyle cevap verir:

        -Köpekler sabaha kadar havlayıp gezer. Sabah olurken yatıp kuşluk vaktine kadar uyur. Koyunlar ise gece hafif aydınlanmaya başladığı zaman erkenden kalkar, otlamaya başlar. Köpekler gibi güneş doğana kadar yatıp uyumazlar. Erken kalkmada bereket vardır. Koyunlar, erkenden kalktıkları için onların soyunda bereket vardır. Sayıları onun için çok olur, diye cevap verir. "

Bir dakika ya, ben size Florida sahillerinde günün taze saatlerinde yapılmış sevimli bir kahvaltıdan bahsediyordum değil mi?:))

Evet, çok huzurlu bir sabahtı benim için.. Bir de kardeşim o gün evine dönmeyecek olsaydı.. İçimde burukluk da olmayacaktı ama buna da şükür..

İşte o sabahtan birkaç fotoğraf:

Klasik bir Florida manzarası: Palmiye ve sahil...






Oturup dinlenmek, belki biraz düşünmek için de işte tam bu fotoğrafı çektiğim yerde oturup denizi izliyorsunuz:))



 

Bir de, sabah erkenden kalkıp yaptığım poğaçaları da evde unutmayıp sahilde sıcak sıcak yiyebilseydik herşey daha güzel olacaktı:)))

Bereketli günler diliyorum:)) 


 


 


 


 


 






 
Devamını oku...