30 Eylül 2013 Pazartesi

Kaybettiğim Devenin Peşinde....



 


Bazen diyorum ki, keşke bloğuma sadece beni tanımayan insanlar girseydi çünkü o zaman bazı şeyleri, bazı duygularımı yazmak daha kolay olurdu. (Tabi bu sadece 'bazen' dediğim birşey) genel itibariyle burdan beni tanıyan ya da tanımayan herkese ulaşmak oldukça zevkli oluyor. Hatta çoğu zaman tanıdığım dostlarımla hissiyatımı paylaşmak oldukça mutluluk verici diyebilirim. Ama ben aslında eskiden sıkıntılarını dertlerini çok paylaşabilen biri değildim. Kendi içimde yaşamak, daha çok etrafımdakilerin sorunlarını dinlemek bana kendimi unuttururdu ve sanırım bundan da yaşama gücü alırdım. ( belki de hep bu yüzden psikolog olmayı çok istedim) 

Diyeceğim o ki, bazen hayatınızda birşeyler yaşıyorsunuz, pek de kimseyle paylaşmamışsınız, paylaşmak da istemiyorsunuz ama hissiyatınızı yazasınız var,yaşadığınızı değil de hissiyatınızı....anladınız siz beni çok uzatmaya gerek yok. :)) 
Bu yazı da bir  hissiyat paylaşımı olacak.

Takip edenler farketmiştir uzun zamandır yazamıyorum, eski heyecanım yok gibi.. Malesef öyle oldu biraz ama bu isteksizlik sadece bloğuma karşı değil hayatımdaki herşeye karşı yaşadığım bir problem. Öyle ki makinaya çamaşır atıp çıkarmak, kızımın ortadaki oyuncağını kutusuna koymak bile gözümde büyüdükçe büyüyordu. Böyle oldukça da kendime sinir oluyor, sinir oldukça da tembelleşmeye devam ediyordum. Annem bile kıyıp da bırakamadı, biletini yakıp Türkiyeye dönemedi sağolsun. Herşeyi ayarlayan Rabbim tatlı bir süprizle çıkıp gelen annemi meğer bu süreçte yanımda olsun diye göndermiş.... Şimdi bile gözlerim doldu bu rahmeti hissedince:)

Dedim ya, özel şeylerimi yazmayı sevmiyorum ama anlatacaklarımı anlatabilmek için yazmam gerekiyor sanırım. O yüzden hala bu garip yazıyı okumaya devam ediyorsanız bundan sonraki kısmı okurken yazdıklarım kendi başınıza gelmiş gibi okuyun olur mu?

Şimdi ilk olarak bir anne hayal edelim. Çocuğu vaktinin büyük bir kısmını alan, eşi fazlasıyla stresli bir dönemden geçtiği için ona destek olması gereken, çok mutlu etmek istediği annesi yanı başında kendince sağlık problemleri yaşayan, daha yazmak istemediğim bazı sıkıntıcıkları olan...( siz buraya kendi sıkıntılarınızı ekleyin)

Sonra bu annenin bazı sağlık problemleri olsun. Sürekli midesi bulansın, her kokudan rahatsız olsun, kendini çok yorgun hissetsin, hep uyumak istesin, hormonların etkisiyle mi şımarıklıkla mı hissiyatına söz geçiremesin. Herşeye sinirlensin, tepkileri sivrelsin. Evine, eşine, annesine, çocuğuna, arkadaşlarına, tatil için yanına gelmiş yeğenine karşı sorumluluklarını yerine getiremesin. Sebebini de anladınız....

Sonra başka bir anne düşünün çocuğu down sendromlu olsun. Dolayısıyla fiziksel ve zihinsel rahatsızlıkları olsun... Bebeğinin gözlerine bakarken onu hem çok sevdiğini hissetsin hem de o koca burukluğu yaşasın. Ben herşeyi normal gelişen kızımın basit sorumluluklarından kaçarken, o bebeğinin emeklemesi için de yürümesi için de, anne demesi için de, tuvalete gitmesini öğrenmesi için de yıllarca beklemek zorunda olsun. Ben kızım ilerde ne olacak acaba diye düşünürken, o evladımı okulda arkadaşları çok üzecekler mi acaba diye düşünsün... Belki çok ilerisini düşünmemek adına zihnine bariyerler kursun... 
(Eğer 15 ay kadar önce dünyaya gelen yeğenim down sendromlu olarak dünyaya gelmeseydi, ve ben bu fikre yeğenimle de olsa alışmış olmasaydım, abimin ve yengemin sabrını ve kabullenmişliğini bu kadar yakından görmüş olmasaydım ve tabi ki yeğenim bu kadar şirin olmasaydı bu bahsettiğim ikinci anneyi hayal ederken en az on kat daha fazla acı çekerdim)

Ben niye durduk yerde bu ikinci anneyi hayal etmiş olabilirim.. Tabi ki bebeğimin down sendromu test sonucum pozitif çıktı diye... İşte o an 'dert' dediğim herşey anlamını yitirdi. Sahip olduğum tüm güzellikler gözümde kıymetlenerek belirdi. Ucuz mutluluklar isminde blog yazan benim için, uzun zamandır ucuz mutluluk bulmayı beceremezken, günlük hayatta yaşadığım herşey birden ucuz mutluluk oluverdi. Sahip olduğum zenginlikleri tek tek sıraladım da, niye bu kadar sabırsız ve tahammülsüzdüm diye ağlamaktan kendimi alamadım. Hatta bu his beni test sonucundan daha çok üzdü. Tokat yemiş gibi.... İki günlük bir acıdan bahsediyorum size... İki günlük bir şamardan... Çünkü iki gün içinde birşeyleri yanlış hesapladıklarını farkedip testi tekrar yaptılar ve sonuçlar temiz çıktı. Ama ben bu iki günde daha çok sahip olduklarımı farkedemeyişime üzüldüm. 

Hani Allah bir kulunu sevindirmek istediğinde ona önce devesini kaybettirir sonra da buldururmuş ya, o hesap...

Şimdi tabi ki bilemem evladım sağlıklı olacak mı, daha da önemlisi hayırlı bir evlat olacak mı ama derdi veren Rabbim dermanı da verir, kaldırabilecek gücü de... O'ndan gelen baş göz üstüne elbet... Ama işte dediğim gibi beni bu kendime getiren tokadın şiddeti daha çok etkiledi sanırım. Şefkat tokatıdır, alınması gereken ders de alınmıştır inşallah...

Bu yazıyı yazmamın tek sebebi bir farkındalık oluşturabilmek.. İsterseniz siz de benim gibi hayatınızı gözden geçirin, sahip olduğumuz o kadar güzellik var ki... Şikayete hakkımız yok!

Bilmem ki hissiyatımı tam anlamıyla aktarabildim mi...

Ah bir de şu insanoğlunun en büyük derdi 'unutmak' olmasaydı....

Dualaşmak lazım...

Devamını oku...

15 Eylül 2013 Pazar

Namaz Serisi; Besmele ve Fatiha Suresine Giriş (11)

Yazdiğım uzun bir yazıyı kaydedeyim derken silmiş olmanın siniriyle, aynı heyecanı hissetmeyi umarak tekrar başlıyorum yazıma...

Bu seriyi takip edenler bilir en son Subhanekeden bahsetmiş ve artık Besmele çekmeye gelmiştik..

Şimdi sıra namazdaki çok kıymetli yerlerden birine, O'nun isimlerini zikrettiğimiz kısıma geldi; Besmele.. (Kendisini zikretmemiz için söylememizi istediği cümlede isim olarak Rahman ve Rahim isimleni seçen Rabbime sonsuz hamdolsun...)
Besmele hissederek söylenirse insanı huzur ve sakinlik iklimine çeker- zaten kalbimiz O'nun ismini zikretmekten başka nasıl tatmin olacak ki? Başlı başına hazine olan bu cümleyi söylemek kişinin kalbine rahatlık ve huzur vereceği gibi onu birçok şeyden de koruyacaktır. (Bu konuyla ilgili şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim)

Hani anlatılır;

Mecnun derdinden deliye dönünce yakınları onu hacca götürürler. İlk günlerde yapılması gerekenleri yaptıkça gerçekten de iyiye gider Mecnun. Ama son gün Mina'da adamın biri akrabalarından birine 'Leyla!' 'Leyla!' Diye seslenince Mecnunun derde müptela olur yine... İsmi her duyduğunda adeta kalbi kanar Mecnun'un.. İşte sevenin sevdiğinin ismi anılınca girdiği ruh hali budur... Keşke biz de Besmeleye böyle bakabilsek...

Allah (cc). Şöyle buyurmuştur: 

 Ey îmân edenler! Bir (düşman) ordu(su) ile karşılaştığınız zaman, artık sebât edin ve Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz. (8:45)

Bazı alimler tefsirlerinde bu ayeti yorumlarken şöyle açıklamıştır. Kişi savaş anında bile, o anda bile sevdiğini hatırlamalı ve O'nun adını zikretmelidir. ( Rabbimiz son nefesimizde de dilimizden adını eksik etmesin...) 
Zaten başka kimimiz, dua edecek başka hangi sığınağımız var ki... Başka kim bize daha merhametli ki?

Yani, Bismillahirrahmanirrahim dediğimizde bu birazdan Rabbimizle aramızda başlayacak diyaloğa bir giriş niteliği taşır. Ve Fatiha'yı okumaya başladığınızda Allah size cevap veirir. Aslında sürekli okuduğumuz bu surenin anlamını bilmemek kelimenin tam anlamıyla ayıptır. Bu sure (bildiğimiz) Cenab-ı Hakk'ın bize cevap verdiği tek suredir.
Peki bu kıymetli surenin sırları nelerdir???

Fatiha Suresi

Elhamdu lillahi Rabbi-l alemin ( alemlerin RBbi olan Allah'a hamdolsun)

Hamd kelimesi hem övme hem teşekkür anlamı taşır. Ayrıca hamd hem sevmeye hem de tazim etmeye ( yüce görmeye ) işarettir. Fazlasıyla derin anlamları olan bu kelimeye inşallah bir dahaki yazımızda değineceğiz...

Resulullah(sav) bu kelimeyle alakalı şöyle buyurmuştur: 

الحمدلله تملأ الميزان

“Elhamdulillah mizanı doldurur ” (Muslim)

رب العالمي

Bu ayet de 'alemlerin Rabbi' anlamına gelir. Rabbimiz öyle bir Rabb'dir ki, herşeye Kadir, terbiye edici, herkesin ve herşeyin sahibidir. Burda alemler ifadesinden kasdedilen tüm yaradılmışlar, yani insanlar, hayvanlar, cinler, melekler.. Bunların hepsi alem olarak nitelendirilmiştir. (Ve Allah şu an ben bu satırları yazarken aklımdan geçenleri tam olarak bildiği gibi, dağın başındaki böcekten de, uzaydaki galaksilerden de haberdardır. Hani bir tabir vardır kara gecede kara taşın altındaki kara karıncanın ayak sesini duyan Rabbim... İşte O alemlerin Rabbidir ve aslında Alemlerin Rabbine hamdolsun derken, hissedilmesi gereken bu büyüklüktür.)
Melekler alemi, hayvanlar alemi, insanlar alemi... derken bu kasdedilmektedir ve bu şekilde küçük ve büyük herşeyi, hatta bakteri ve hücreler için bile kendi dünyalarından bahsetmiş oluruz.

Dünyanın akıl almaz karmaşıklığını göstermek için örnek olarak kanın bir damlasındaki akyuvarları gösterebiliriz. Bir damla kanda 7000 den 25000 e kadar akyuvar bulunur ve hepsini kontrol eden Bir'i vardır...

Geriye sadece 'alemlerin Rabbi olaran Allah'a hamdolsun demek kalıyor öyle değil mi?

Fatiha suresine bir dahaki yazımızda devam edeceğiz inşallah...

Devamını oku...

30 Ağustos 2013 Cuma

Rüyanda En Sevdiğini Gör!

"İyi geceler"
"Allah rahatlık versin"
"Tatlı rüyalar"
....
Bunlar bildiğimiz yatış öncesi cümleler... Bir de "rüyanda en sevdiğini gör" cümlesi vardı bir zamanlar. Kimin söylediğini hatırlamıyorum, yani hangi arkadaşımın... Hatırladığımsa bu cümleden sonra irkildiğim...

Korkmuştum çünkü malesef hiçbir zaman yüreğine güvenemeyen ben " ya bu dua kabul olur da ben rüyamda en çok sevmem gerekeni göremezsem?" düşüncesinin ağırlığından kurtulamıyordum...

Hz Ömer'e bizzat Kendi söylemişti:" Ya Ömer beni kendi nefsinden çok sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsın" diye...
Dilde bir sevgi değil bahsettiğim... Gönülden hissedilen bir sevgi... O'nun vadettikleri olsun, O'nun adı yücelsin diye tüm hayatını bu amaçtan arda kalan zamanlarda yaşayabilme çabası...
Ötede peşine takılıp gidebilmek için ille de O'na benzeyebilme, her nasıl yaptıysa aynını yapabilme çabası ya da...
O olsa nasıl yapardı düşüncesiyle yaşanan bir hayat çizgisinde sabit kalabilme çabası yine...

Hayır, hayır ben "sevmek"den bahsediyorum...

Hz Bilal gibi ayrılık acısıyla ezan okuyamamaktan, ismini anmaya kalbinin dayanmamasından...
Hz Sümeyye gibi, vefat etti diye deli gibi koşmaktan, koşarken ne çocuğunun ne eşinin cesedini farkedememekten...
Hz Hubeyb gibi idam edilmek üzereyken "değil benim yerime O'nun asılmasını sabah rüzgarının saçının kakülünü dağıtıp O'na rahatsızlık vermesine dayanamam" diyebilmekten ve kilometrelerce uzağa selam gönderince selamın karşılık bulmasından bahsediyorum....

Bir de Ebu Talip sevgisi var; tek başına anlamı olmayan... Seviyorsan demek ki, temessük edeceksin!

Ama Cenab-ı Hakk vefalı... Sevdiğine yapılan en ufak iyiliği bile unutmaz...

Hani anlatılır;

Ebu Leheb öldükten sonra onu rüyada görüp halinin nasıl oldunu sorana şöyle cevap verir:
"Burda çok azap çekiyorum, sadece pazartesi günleri azap biraz hafifliyor ve parmağımdan çıkan sudan içmeme izin veriliyor.
Rüyayı gören niye böyle olduğunu sorunca der ki:
Muhammed (sav) doğduğunda doğumunu bana müjde veren bir cariyem vardı. Verdiği müjde hatrına onu o gün azad etmiştim. Ve o gün günlerden Pazartesiydi... 
Ayrıca Resulullah'ın( sav ) ilk süt annesi olmuştur bu cariye ve Allah (cc) yapılan bu kadarcık iyiliğin karşılığını Ebu Leheb gibi melun bir adama bile vermiştir...

İşte yeni korku ve ümit terazisinin ümit kefesine konulan bir ağırlık....

Çekilen her salavat, yerine getirilen her sünnet, O'nun adından her bahsediş bir anlam taşır nezd-i uluhiyette...

Çünkü O hatırı sayılır bir nebidir, sevgilidir...
Hatırına mücrimler affedilir....

Hadi bir salavat getirelim şimdi, gönülden olsun:)



Devamını oku...

28 Ağustos 2013 Çarşamba

El Yazısından Karakter Analizi: Yazı Boyutu ve Yazı Baskısı

El Yazısındaki Sır kitabından bahsettikten sonra, bu konuyla ilgili yazılar yazacağımı vadetmiştim. Daha önce yazının eğim yönünden bahsetmiştik. Üzerinden uzun zaman geçse de bugün yazı boyutumuzun ve yazı baskımızın karakterimizde nelere işaret ettiğiyle alakalı bilgi vermek istiyorum. Meraklıları hemen çizgisiz bir kağıt getirip üzerine istediklerini yazmaya başlasınlar... 




Yazının küçük olması; titiz ayrıntılara takılan biri olduğunuz söylenebilir. Bununla birlikte kolay konsantre olduğunuzu da ekleyebiliriz. Genel olarak bu özellikle ilgili her kaynakta kişinin çegingen ve utangaç olduğu yazıyor... El Yazısındaki Sır kitabında bunun sebebi 'kişi ayrıntılarla fazla ilgilendiği için sosyal ilişkilerde kendilerine odaklanır' şeklinde açıklanmış.

Yazının büyük olması; muhtemelen ayrıntılara önem vermeyen farkedilme çabası içindeki insanlar oldukları söylenebilir. Bu insanlar dışa dönük, insanlarla kuvvetli ilişkiler kuran insanlardır.Büyük yazının kendine güven göstergesi olduğunu söyleyenler de var...

Yazının normal boyutta olması; eğer diğer değerler de uygunsa dengeli bir kişilik gösteresidir.

Bir diğer özellikte yazının baskı özelliği:

Hafif baskılı yazının sahipleri, genelde çekingen, hayata asılmayan, kendilerini belli etmekten hoşlanmayan kişilerdir.

Orta baskılı yazı da dengeli enerji ve iletişim göstergesidir. Hayatta uğraştıkları şeylerle makul düzeyde ilgilenirler.

Ağır baskılı yazı sahipleri ise hayatı yoğun yaşayan, ısrarla hedeflerine doğru yürüyen, farkedilmekten korkmayan insanlardır...

Sonuçları bekliyorum;)

Her ne kadar tablette de olsa ben de el yazımı size gönderiyorum:))





Devamını oku...

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Bu Pratik Lezzetin Adı: Yalancı Mantı

Uzun zaman oldu yazmayalı... Aslında öyle çok yazmak istiyorum, hala yazmaya öyle hevesliyim ki.. Ama elimde olmayan sebepler fazla ard arda geldi şu sıralar... 

Bugün size bizim ailece çok beğendiğimiz bir tarif vereceğim inşallah.

Dünya bu kadar karışıkken, yine üç maymun oynamaya devam edercesine tarif paylaşmak bile tuhaf aslında ama.. 

Duam o ki, "ateş düştüğü yeri yakar" mülahazasından "ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar" hassasiyetine geçelim.. 

Şimdi tarife geçmek de zor olacak...

Bu tarifin kaynağı burası ama ben burda görüp yaptım.

En önemli özelliği çok pratik olması, lezzeti de pratikliğiyle doğru orantılı olarak artmış sanki, kesinlikle denemlisiniz. Ama Amerikada yaşayanlara tavsiyem Türk yufkası kullansınlar. Spring rolls la denedim aynı tat olmadı...

Tarif için malzemeler;

İki yufka
İki yumurta beyazı

Sos için;
Bir domates 
Bir yemek kaşığı salça
Tuz
Zeytinyağı

Yoğurt

Yapılışı;

Yufkaya yumurta beyazını fırçayla (ya da nasıl isterseniz) sürün.
Yufkayı ne çok sıkı ne çok gevşek bir rulo haline getirin.
İki parmak kalınlığında kesin ve kızgın yağda kızartın.




Sos için;

Salçayı yağda az kavurun.
Rendelenmiş domatesi atıp kıvamı koyulaştırın.
Gerekirse biraz sıcak su ekleyin.

Kızaran yufkalara (ki hemencecik kızarıyorlar) yoğurdu ve sosu ekleyip bekletmeden servis yapın. Dilerseniz yoğurda biraz tuz atıp az suyla açabilirsiniz..




Bekleyince yumuşuyormuş benden söylemesi...

Denerseniz afiyet olsun, 

Dualaşalım...
Devamını oku...

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Yeğenimin Çilekli Milkshake Tarifi

Sizin evinizde de buz canavarı olan birileri var mı bilmiyorum ama benim yeğenim tam bir buz hastası! 
Bazen meyve suyunu buz kalıplarına döküp kürdan saplıyor, sonra da eğlencelik yalanıyor, bazen buzları bardağa doldurup herhangi bir içecekle tüketiyor en sonunda da çatır çatır yeniyor o buzlar... 
Bir de arkasında 'ben de istiyomm' diyen bir kuyruk olmasa:))

Bu tarif de onun tarifi. Tamamen kendi araştırıp buldu yaptı ve içti. Tadına baktım ben de çok güzeldi. Tam sıcak yaz günlerine özel... Fotoğrafını da kendi çekti.
'Hala benim milkshake'imi de koysana' deyince, tadı da güzel olunca paylaşmaya karar verdim.
Tek problem malzemeleri söyle dediğmde 'ya işte ne kadar istiyorlarsa o kadar koysunlar' demesi oldu... Büyümüş de kararı kadar tarifler verirmiş:) 
Laf aramızda eli yatkın mutfağa..:) 
Erkek ha bu çocuk bir de 12 yaşında:)

Malzemeler; 

İstediğiniz kadar

Buz
Çilek
Süt 
Şeker

Hapsini blendra atıp karıştırın, sonra içine mutlaka pipet koyup için. ( bunun için gidip pipet aldık, önemli yani....:))
Köpüklü olması da önemli, köpük önemli, köpük çok önemli yaw:)))


Bir de çilekli yoğurt yapıyor, belki onu da koyarım;)




 
Devamını oku...

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Müstehcen Olmayan Filmler: Pi'nin Yaşamı

Müstehcen olmayan filmler arayışına girip de yazıyı okuyanlardan film ismi istedikten sonra isim verenlerin verdikleri filmleri izleme niyetine girdim. Ancak o zamandan bugüne sadece bir film izleyebildim:) 
Sanırım ismi Pi'nin Yaşamı olduğu için ilk bu filmi izlemek istedim ama malesef filmin Matematikle ya da pi sayısıyla uzaktan yakından alakası yoktu:)
Yine de izlenebilecek güzel bir film, tavsiye için teşekkürler...

Filmimiz yine bir Hint filmi. 




Hayvanat sahibi bahçesi sahibi bir ailenin göç etme kararıyla hayvanlarla birlikte koca bir gemiye binmesi ve fırtınada batan gemiden kurtulan iki canlının aynı filikadaki aylar süren yolculukları konu edilmiş. İki canlı; baş kahramanımız Pi ve Richard Parker isminde bir kaplan. 
Etobur bir kaplanla aynı filikada, okyanusun ortasında hayat mücadelesi vermekse gerçekten ilginç bir konu olmuş takdir edersiniz.... 







Ben merakla izledim, sizin ilginizi çeker mi bilmem ama şunu söylemeliyim sonunda "eeee ne olmuş yani" demekten kendimi alamadım:)

Kahramanımızın çocukluğunda, babasınıa rağmen girdiği din arayışı, sonunda din seçemese de yaradıcı ve koruyucu bir Rab olacağına inancı denizin ortasındayken çok işine yarıyor. Bu bağlantılar hoş olmuş. Hatta biraz Hz Yunus'un (as) kıssasına bile benzemiş. Bu cihetle sevdim.





Ama bir hususa dikkat çekmeden geçemeyeceğim; hayvanlara karşı duyarlı, onlara asla zarar vermek istemeyen sevgili kahramanımız hayati tehlikesi olduğu halde kaplanı tam öldürebilecekken öldürmeyip, sonra tutttuğu balığı ona vura vura hınçla öldürmesi bana saçma geliyor biraz. Neticede ikisi de hayvan.. Öldürdükten sonra özür diliyor falan ama...:) 
Ama zaten bu filmlerin genel özelliği öyle değil mi? Ben hep sinir olmuşumdur. Önemli olan başrol oyuncusunun hayatta kalmasıdır ya hep... Onlarca insan ölür, onların da aileleri vardır falan ama kahramanımız sağsa mutlu oluruz. Ne demek istediğimi anlatabildim mi bilmiyorum ama... Yani filmi yapanların sevinmemizi istedikleri yerde sevinir, onlar ne istiyorsa onu hissederiz:) Bu yüzden de filmlerin de müthiş bir bilinç altı işleme yeteneği var bence...
Neyse bu başka bir konu...

Film genel olarak güzeldi. İşin teknik kısmından anlamayınca 'anaaa bu sahneleri nasıl çektiler acaba' denilebilecek çok sahne vardı:)
Ayrıca film Oscar törenlerinde “En İyi Görsel Efekt” oscarını kazanmış. Ben sonradan araştırdım; filmi aslında bir havuzda çekmişler ve kaplan sadece bir animasyon  ve insan bu teknolojiye de helal olsun demekten kendini alamıyor...






Sadece uyarmak istiyorum: Filmin 5. Dakikasında başlayan bir havuz sahnesi var sanırım 2-3 dk devam ediyor. Havuz sahnesi olduğu için takdir edersiniz ki müstehcen değil diyemem. 
Bir de, eğer çok hassassanız ve filmi çocuğunuzla izleyecekseniz, sevgili Pi, başlarda din arayışına girdiğinde rahiple bir konuşması var. Hristiyanlığın güzelliğini! anlatıyor, hz İsanın neden gönderildiğini falan... Gerçi sonra da imamla gidip konuşuyor ama... Çocuğum etkilenir falan derseniz orayı da geçin. Başka hiçbir garip sahne yok...

Tavsiye için tekrar teşekkür ederek yazımı noktalıyor ve izleyecek olanlara iyi seyirler diliyorum:))

Devamını oku...