23 Nisan 2013 Salı

Enfes bir yazı "Kimselere Diyemedim"

 Belki birçoğunuzun bildiği bu yazı Senai Demirci'ye ait...

Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb’im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralar”a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin. 
Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana. 

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim. 

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olma”nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım. 

Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin. 

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı. 

Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… “Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim. Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım? 





 
Devamını oku...

22 Nisan 2013 Pazartesi

En Güzel Ekmek: Çiçek Ekmek

Şöyle yan binanın altında şirin bir fırın olsaydı...
Her sabah taze ekmek kokusu burnuma burnuma gelseydi...
Ben hergün gidip "abi en tazesinden bana bir çiçek ekmek" deseydim...
Eve gelene kadar ucundan azıcık yeseydim...
Eve gelince de ekmeğin ortadaki parçasına göz dikseydim...

Oturup evde bu ekmeği yapar mıydım???

Hayır yapmazdım biliyorum.

İşte yurt dışında ollmanın faydalarından biri daha; memlekete ait özlediğin tatları bulamıyorsan oturuyor ve kendin yapıyorsun. Aman Allah'ım ya internet tarif paylaşılan bir platform olmasaydı??? O zaman vay benim ve ev ahalisinin haline denebilirdi sanırım. 

Evet ben Türkiye'de olsam oturup çiçek ekmek yapmazdım ama yapmalıydım.. Hangisi içine ne kattığını bildiğin temiz mutfağında yaptığın ekmeklerin yerini tutar ki...

Siz bana benzemeyin, Türkiye'de yaşıyorsanız da yapın derim yok yurt dışındaysanız zaten hiç düşünmeyin hemen yapın...

Biz yaptık bayıla bayıla yedik hamdolsun:) 



Tamam ben hamuru ekmek yapma makinasında yoğurttum ama elde de yoğurabilirsiniz.

Bu güzel ekmek için;






Yapılışı:

-Hazneye ilk olarak suyu, sütü , balı ve tereyağını koyun. Unu bir kaşıkla serperek koyduktan sonra tuzu ekleyin ve unun ortasında küçük bir çukur açıp içine mayayı serpiştirin.

-Hamur programını seçerek makineyi çalıştırın.(kıvam kulak memesinden yumuşak olacak)

- Programın bitiminde hamuru alıp 1 tanesi biraz daha büyük diğer 8 tanesi eşit, toplam 9 parçaya ayırın. Her bir parçayı iki elinizle yuvarlayarak altta kalacak kısımı bohça yapar gibi büzüp kapatın. İyice yağlanmış 20 cm çapındaki yuvarlak bir kek kalıbına büyük parça ortada diğerleri kenarlarda olmak suretiyle (çiçek şeklinde) hafifçe birbirlerine değer şekilde yerleştirin.

-45 dakika daha tepside mayalandırın.

- Mayalanan ekmeğin üzerine iyice çırpılmış yumurtayı yumuşak hareketlerle sürüp çörekotu serpin.

- Önceden ısıtılmış 220 derece fırında yaklaşık 30 dakika, ya da üstü iyice kızarana kadar pişirin.

Hamuru da elde yoğurmak isterseniz 40fırın ekmek sitesinden yapılışını öğrenebilirsiniz...

Lezzetin sesini duyuyor musunuz??? 

Mmmmmmm:))))
Devamını oku...

21 Nisan 2013 Pazar

Tarzanca ve Kelimelerin Gücü


Üniversiteyi ilk kazandığımda gittiğim muafiyet kursundaydık. Üst dönemlerden bir öğrenci konuşma arasında irrite olmak diye bir ifade kullanmıştı. İçimden bu ne biçim Türkçe diye rahatsız olmuştum. Amerika'ya geldikten sonraysa, bu meselenin çok daha ciddi boyutlarıyla karşılaştım. İlk başta garipsediğim, "bu nasıl Türkçe" diye rahatsız olduğum bu durum baktım birkaç saat İngilizce konuşulan ortamda bulunsam beni de etkiliyor...

Hele yıllardır burda yaşayan ailelerinin çocukları bu probleme doğal olarak fazlaca maruz kalmış durumda. Birçoğu İngilizce-Türkçe ortaya karışık bir dil konuşuyor ki, bu dile Tarzanca dendiğini duymuştum:)

Mesela geçenlerde iki çocuğun aralarımda geçen konuşmaya şahit oldum:

"When you call me, banyodan yeni çıkmıştım. "

Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Beyni o an derdini anlatmak için hangi kelimeler kolaysa onu seçiyor. Bir de İngilizce düşünüp Türkçe konuşunca ortaya çıkan komiklikler var:

"Babamızın arabası kırıldı o yüzden gelemedik" :)

"Break" kelimesini bozulmak anlamında kullanıyorlar ama bu kelimenin Türkçedeki ilk karşılığı "kırılmak" :)

Başı ağrıyan bir arkadaşa oğlu gelip demiş ki:

"Anne başın ağrıdığı için özür dilerim" 

İngilizce'de üzgünlük belirtmek için "sorry" diyorlar ya, ama bu kelime Türkçede "özür dilerim" anlamına da geliyor. 

Daha birçok örnek var bununla ilgili... Malesef çocuklar Türkçe bilseler bile okudukları her kitabı anlayacak seviyede olmuyor, bu da ayrı bir dert..

Oysa söz söylemek, kendini daha da önemlisi hakikati ifade edebilmek gerçek bir sanat öyle değil mi? İnsan bazen aklındakini yanlış kelimelerle ifade ettiği için ne kadar sıkıntı çekebiliyor...bazen de en basit düşüncelere doğru kelimelerle müthiş anlamlar yükleyebiliyor...







                Bakın bu video tam da söylediklerimizin isbatı. Farklı kelimelerle etkin dert anlatma sanatı:)




Devamını oku...

19 Nisan 2013 Cuma

Büyüyen Oyuncaklar


Hep birşeylerin peşinden koşmak zorundayız sanki..

Küçük kızıma bakıyorum; bir büyüğe göre öyle enteresan dertleri var ki... Hep birşeyler istiyor. Annesi onu hep kucağında taşısa, hep çok güzel oyuncaklarla oynasa.. Daha iki dakika önce elini uzatmış "ille de istiyorum" demek istiyor. İsteyebilme ihtimali olan herşeyi verdim eline, tatmin olmadı bir türlü. Meğer bir plastik bardak parçasıymış istediği. Çöp yani... Hadi istemesini anladık diyelim, bir de elindeki çok değerli birşeymiş gibi başka çocuklarla paylaşamıyor, arkasından dakikalarca ağlayabiliyor ya...komik değil mi?

Buraya kadarı aklınızın bir köşesinde dursun

                                       
                              .        



Şimdi farzedelim ki, ölmüş bir yakınımız bir şekilde bizimle iletişime geçti. Onunla oturup hayattayken yaptığımız gibi dertleşmek, sıkıntılarımızı paylaşmak istedik. Sonra başladık, şükür ilavesiyle de olsa dertlerimizi anlatmaya. Hani bayılırız ya, sanki dünyadaki en büyük dertler bizim başımızda gibi hissetmeye ve bunun şikayetini (bazen kendimizden gizleyerek de olsa) yapmaya...Varsayalım ki biz anlattık o da dinledi.. "Hatta dedik ki sen beni bırakıp gittiğinden beri yanlızım, sen burdayken her derdimde sana koşardım" ...vs

Sizce nasıl teselli edecektir bizi? hani Türk filmlerinde annesi ölen çocuğu teselli için o ağlarsa annesinin üzüleceğini söylerler ya, ordaki gibi "lütfen üzülme, sen üzülünce ben de üzülüyorum" mu diyecektir??

Hiç sanmıyorum...

Diyecektir ki:

"Sen bunları dert mi sanıyorsun? Bunların hiçbirinin gideceğin ve ebedi hayatını sürdüreceğin yerde ehemmiyeti olmayacak. Kesik kolla kaderle mi savaşmaya çalışıyorsun? İşler senin sandığın gibi değil inan bana, sen otur öteye hazırlan.. " 

Çünkü o asıl dert edilmesi gerekeni bizzat görmüştür ve bu yüzden bizim anlattığımız her dert ona komik gelecektir.. Tıpkı çocukların peşinde koştuğu anlamsızlıklar gibi... 

Oysa ayette geçtiği gibi sadece oyalanıyoruz şu dünyada... 

"Üç günlük dünya" derken boşa dememişler aslında...

İnsanoğlu işte; doğduğu andan itibaren hep birşeylerin peşinden koşuyor, hep birşeylerle oynuyor. Aslında hiç büyümüyor.

Büyüyen, değişen sadece oyuncaklar!!!!
Devamını oku...

18 Nisan 2013 Perşembe

İskender Kılığına Girmiş Köfte:)

Üst katımda üç şirin öğrenci kızlar yaşıyor. Aylardır birbirimize sadece selam veriyor bir de belki en fazla nerelisin muhabbeti yapıyorduk. Geçen hafta bir tanesi kızımı sevmek istediğini, ona kuzenlerini hatırlattığını söyleyince birden ilişkilerimiz güçlendi. Ben istediği zaman kızımla oynayabileceğini söyledim, o bir kere bize uğradı... derken geçen akşam yemeğe çağırdım. Normalde özellikle İngilizce yetersizliğinden bu tarz ortamlarda konuşma zorluğu çeker, bir gözüm hep saatte olurdu ama bu sefer vaktin nasıl geçtiğini anlayamadım bile. Sanırım 5 saat kadar ordan, burdan -artık ne kadar konuşabildiysem- konuştuk durduk...Doğumgünü bile kutladık:) arkalarımdan kapıyı kapattığımda yine çok kızdım kendime. Aylardır çalmalıydım kapılarını....

Neyse çok uzatmadan yemeğimize geçelim. Tabi misafirim geldi sofrada şunlar şunlar vardı falan diyebileceğim bir masa yoktu:) ama tek çeşit de olsa ortaya koyduğum yemeği çok beğendiler. ( üstelik bir saat gecikmeli başladığımız ve yoğurtlu olduğundan yemeği ısıtamadığım halde)

Siz de benim gibi iskender seven biriyseniz bence bu yemeği de çok seveceksiniz. Ekmek, yoğurt, et ve sos kombinasyonu olduğu için bana iskender tadını hatırlatan bu yemeği kaç defa yaptım hatırlamıyorum bile.

Önceden köfte yapacaksam yanında taze ekmek olsun ister, taze ekmek yoksa o gün köfte yapmazdım.(çünkü illa ki köfteyi ekmek arası yapmam gerekiyor) Bu tarifle elinizdeki bayat ekmekleri önemli miktarda değerlendirmiş olacaksınız çünkü hem köftede hem de tabanında bayat ekmek kullanılıyor.

Bu kadar reklamdan sonra yemeğimizin tarifine geçelim mi?

İskender kılığına girmiş köfte için;





Yapılışı:

-Başlarken önce Bismillah deyin:)

-Köfte için tüm malzemeyi yoğurun ve parmak kalınlığında köfteler yapın.

-Az yağda köfteleri kızartın.

-Önceden küp küp doğrayıp kızarttığınız ekmeği servis tabağına alın.

-Üzerine azıcık tuzladığınız yoğurdu dökün.

-Yoğurtladığınız ekmeklerin üzerine köfteleri de dizin.

Sos için de,

-Tereyağını eritip salçayı soteleyin.

-Rendelenmiş domatesi ilave edin.

-Kaynayınca dört beş yemek kaşığı su ekleyin ve orta kıvamda bir sos hazırlayın.

-Sos kıvamını yakalayınca köftelerin üzerine sıcak sıcak dökün.


Besmele çekip yemeği ve şükretmeyi unutmayın:)

Bu güzel tarif için umutsepetim.com a çok teşekkür ediyorum....


Devamını oku...

17 Nisan 2013 Çarşamba

Baharsızlık...

Bahar...

Diriliş habercisi...

Haşrin bu dünyadaki en büyük isbatı...

Ne demiş:" her gecenin bir nehârı, her kışın bir baharı var..."

Her yıl baharla kıpırdardı benim içim.. En çok papatyalarla..

Rengin donuktan parlağa tebdili...

En fazla kokusu güzel baharın..

Birçok blogta, televizyon programlarında, haberlerde görüyorum; gelmiş bahar... Bir de fotoğraf paylaşıyor insanlar mutlu mutlu..

Bense hayatımın ilk baharsız yılını geçiriyorum. Çok hissettim eksikliğini çok..

Burda bahar yok, çünkü burda kış yok. Onu yerine güneşten sararan yapraklar var, sonbahar kadar hüzünlü.

Dışarı çıktım. Aradım, kokladım, bakındım, belki vardır ben görmemişimdir dedim (hâlâ diyorum) ama buralarda bulamadım...

İlle de kış lazımmış bahar gelmesi için...

Kışın soğuğuna katlanmadan baharın güzelliği gelmiyormuş....







                                           Baharsızlığı kabullenmiş eve giriyordum ki bu çiçeği gördüm:
O da yetti sonra,mutlu oldum....:)
Umut her yerde...
Bahar tadında günler diliyorum...


Devamını oku...

16 Nisan 2013 Salı

Kanaat vs İsraf (19. Lema)



Tüketim çağında olmamız cihetiyle herkesin ihtiyacı olduğunu düşündüğüm bu dersi, başta kendi nefsimin daha sonra herkesin istifadesi adına yayınlıyorum:


İktisad Risalesi

(İktisad ve kanaate; israf ve tebzîre dairdir.)

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لاَ تُسْرِفُوا

"Yiyiniz içiniz fakat israf etmeyiniz"

-Ayetin gerisi de "Allah israf edenleri sevmez " şeklinde devam ediyor.. Bu ifadeden de anlaşıldığı üzere israftan kesinlikle uzak durmamız emredilmiş. İsraf etmeseniz daha iyi olur gibi bir ifade kullanmak yerine sevmez denmiş. O zaman israfa girmemeye gayret göstermek şart.

Şu Âyet-i Kerîme, iktisada kat'î emir ve israftan nehy-i sarih suretinde gâyet mühim bir ders-i hikmet veriyor. Şu mes'elede "Yedi Nükte" var.

BİRİNCİ NÜKTE: Hâlik-ı Rahîm, nev-i beşere verdiği nîmetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise; şükre zıttır, nîmete karşı hasâretli bir istihfaftır.

-İstihfaf ne demek bilen var mı?

-İstihfaf; küçük görme, beğenmeme... İstihfafın tersini düşünecek olursak, kıymet verme ifadesiyle karşılaşırız. Kişi kıymet verirse dikkat eder, belki kullanmaya kıyamaz. Bu durumda istihfaf ediyorsa beğenmemiş diyebiliriz. Bu durumda israf eden verilen bunca nimeti beğenmemiş gibi davranmış oluyor da diyebiliriz.

İktisad ise, nîmete karşı ticaretli bir ihtiramdır.

-İktisad eden hem ölçülü yaşayıp tasarruf edebildiğinden hem de berekete nail olacağından gerçekten karlı bir ticarete girmiş olur.

Evet iktisad hem bir şükr-ü mânevî, hem nimetlerdeki Rahmet-i İlâhiyyeye karşı bir hürmet, hem kat'î bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medâr-ı sıhhat, hem mânevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve zâhiren lezzetsiz görünen nîmetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebebdir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhâlif olduğundan, vahim neticeleri vardır.

-Sağlık problemi yaşayan insanlara baktığımızda çoğuna tavsiye edilen tedavinin perhiz olduğunu görürüz. Allah dostlarının illa ki yemeklerden kısıtladıklarını, maddi manrvi oruç tuttklarını biliyoruz. Çok yedikçe çok uyuyan, çok uyudukça tembelleşen, gaflete düşen insan az yedikçe zinde olacak..
Ne garip bir dünya değil mi kimileri çok yemekten ölüyor, kimileri açlıktan... Kimileri zayıflamak için tonlarca para döküyor, kimileri de azıcık ekmek için saatlerce çalışıyor...

İKİNCİ NÜKTE: Fâtır-ı Hakîm, insanın vücudunu mükemmel bir saray suretinde ve muntazam bir şehir misalinde yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zâikayı bir kapıcı, â'sab ve damarları telefon ve telgraf telleri gibi (Kuvve-i zâika ile, merkez-i vücuddaki mîde ile bir medâr-ı muhabereleridir) ki: Ağıza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene, mîdeye lüzumu yoksa "Yasaktır!" der, dışarı atar. Bazen da bedene menfaatı olmamakla beraber zararlı ve acı ise; hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.

-Bu örnek gerçekten enfes. Aslında çok açık ama önemli olması cihetiyle tekrar edelim.
Yani;
Vücudumuz saray gibi...
Dilimiz kapıcı,
Damarlar ve sinirler iletişim kabloları,
Mide de efendi.

-Bu demek oluyor ki kapıcının her geleni içeri sokmaması gerektiği gibi, dil de vücuttan sorumlu olacak ve her gelen tadın heveslisi olmayacak.

İşte mâdem ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır; mîde, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahût o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev'inden ancak beş derecesi muvafık olur, fazla olamaz. Tâ ki; kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dahiline sokmasın.

-Gelen misafirin kapıcıya da bahşiş vermesi normaldir ancak efendiye getirdiği yüz paralık hediyenin on paralığını belki ancak hakeder. Eğer gereğinden fazla verse garip bir durum olur. Aynen öyle de insan tadı için hem çok pahalı hem çok zararlı yiyecekleri sürekli yerse dilin yani kapıcını isteğini gerçekleştirmiş olur. Bu sefer de yaşamak için yemek yerine, yemek için yaşamaya başlar...

İşte bu sırra binâen, şimdi iki lokma farzediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddi maddeden kırk para; diğer lokma, en âlâ baklavadan on kuruş olsa.. bu iki lokma, ağıza girmeden, beden itibariyle farkları yoktur, müsâvidirler; boğazdan geçtikten sonra, cesed beslemesinde yine müsâvidirler. Belki, bazen kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar mânâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin.


-Lezzet denilen hadise aslında sadece yiyeceği yutana kadardır. Sonrasında lezzetli olanın bir üstünlüğü olmadığı gibi zararı olabilir. O zaman insan " sanki yedim " camisi hikayesindeki gibi nefsine hâkim olmayı bilmelidir. ( zât-ı muhteremin birisi cami yaptırmayı çok isteyince canının her istediğini almayıp kenara koymıs ve biriktirdiği paralarla cami yaptırmıştır)

-Elbette ki israf sadece yiyeceklerde yatığımız birşey değil. Daha başka nelerde israf ediyoruz?
-Mesela kıyafet israfı, eşya israfı, zaman israfı, kelam israfı...
-Sanki yedim'le kalmasak da, sanki giydim, sanki aldım desek keşke değil mi?

-Bu ülkeye geçici gelenlerin evlerini nasıl döşediğine baksak.. Çok da umursamıyor, gereğinden fazlasını almıyorlar değil mi? Neden ? Çünkü nasılsa geçiciyiz diye düşünüyorlar. Demek ki bu dünyadaki geçiciliğimizi unutmasak israf etmeyeceğiz.

-Zaman israfı... İsterseniz birgün boyunca neşer yaptığınızı saat saat yazın. En yoğun olduğunu iddia eden insan bile bir sürü boşluk bulacak. En azından bir dizinin karşısında otursak bir buçuk saat kaybedebiliyoruz.

-Kelam israfı: boş konuşmak, gıybet etmek... Bunlar hep yaptığımız şeyler değil mi?

-Hele ki zaman tüketim çağıyken israf etmek ne kadar kolay. Çocuklarımız mesela, neler istiyorlar bizden? Biz en fazla oyuncak bebek isterdik ama onlar play station lar, iphone larla başladı...nerden öğreniyor bu çocuk bunları? Ya reklamlardan, ya arkadaşlarından... Daha küçücükkenden başlıyor israf değil mi? İşte onlara israfın kötülüğünü kendi yaşantımızla öğretecek olan da biziz.


Kaldığımız yerden devam edelim mi?


Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır, "Hâkim benim" der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, ihtilâl verecek, yangın çıkaracak, "Aman doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün." dedirmeye mecbur edecek. İşte iktisat ve kanaat, hikmet-i İlâhiyyeye tevfik-ı harekettir. Kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise; o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mîdeyi karıştırır, iştiha-yı hakîkîyi kaybeder. Tenevvü-ü et'imeden gelen sun'î bir iştiha-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.

-Demek ki tadı güzel diye herşeyi içeri alsak kapıcıyı şımartmış olacağız. Şimdi bu ifadeyi beynimize kazıyıp, ne zaman canımız gereksiz birşey çekse, "kapıcıyı şımartmayalım" diye kendimize telkin verelim mi?


ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Sâbık ikinci nüktede, kuvve-i zâika kapıcıdır dedik. Evet ehl-i gaflet ve rûhen terakki etmiyen ve şükür mesleğinde ileri gitmiyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için israfâta ve bir dereceden on derece fiata çıkmamak gerektir. Fakat, hakikî ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatın ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası -Altıncı Söz'deki muvâzenede beyan edildiği gibi, kuvve-i zâikası- Rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zâikada taamlar adedince mîzancıklarla nimet-i İlâhiyyenin envaını tartmak ve tanımak; bir şükr-ü mânevî suretinde cesede, mîdeye haber vermektir. İşte bu surette kuvve-i zâika, yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle mîdenin fevkınde hükmü var, makamı var.

-Cenab-ı Hakk yiyeceği yarattığı gibi ona tat alma çeşitliliğini de vermiş öyle değil mi? Ayni dille binlerce farklı tat alabiliyoruz. Yemek yemek bir zorunluluk, sadece biyolojik bir ihtiyaç da olabilirdi ama Rabbim cömertlik etmiş, cennete numune olsun istemiş. Hafife almak insana yakışır mı?

-Ben demiyorum ki hiç yemeyelim içmeyelim.. Ancak bu zamanda da olsa dikkat edebiliriz. Sahabe misal, onlar gibi olamasak da onları ölçü alıp o yolda olmaya çalışabiliriz... Modanın, reklamların, bu tüketim çağının esiri olmaktan kurtulabiliriz...

-Daha bitmedi aslında ama bu günlük burda bırakalım.

-Hepimize örnek olması açısından izninizle Sahabe dönemindeki sadeliği anlatan bu yazıyı okumak istiyorum....

.....

-Ben birşey sormak istiyorum: tutumlulukla cimriliği nasıl ayırd edeceğiz?

-Aslında bu konu dersin sonunda anlatılmış ama oraya kadar gelemedik. İsterseniz şu hikayeyi okuyalım, anlaşılacağını ümid ediyorum:

Sahabenin abâdile-i seb'a-yı meşhuresinden olan Abdullah İbn-i Ömer Hazretleri ki: Halife-i Resûlullâh olan Fâruk-u Âzam Hazret-i Ömer'in (R.A.) en mühim ve büyük mahdumu ve sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zat-ı mübârek çarşı içinde, alış-verişte, kırk paralık bir mes'eleden, iktisad için ve ticaretin medârı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir sahabe ona bakmış. Rûy-i zemînin Halife-i Zîşanı olan Hazret-i Ömer'in mahdûmunun kırk para için münakaşasını âcib bir hısset tevehhüm ederek o imamın arkasına düşüp, ahvâlini anlamak ister. Baktı ki Hazret-i Abdullah hâne-i mübarekine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Uzaktan bakan o sahabe merak etti. Gitti o fakirlere sordu: "İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?" Herbirisi dedi: "Bana bir altın verdi." O sahabe dedi: "Fesübhânallah! Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de, sonra hanesinde ikiyüz kuruşu kimseye sezdirmeden kemâl-i rıza-yı nefisle versin!" diye düşündü, gitti, Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer'i gördü. Dedi: "Ya İmam! Bu müşkilimi hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın." Ona cevapen dedi ki: "Çarşıdaki vaziyet iktisaddan ve kemâl-i akıldan ve alış-verişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadâkatin muhafazasından gelmiş bir hâlettir; hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır."

İmam-ı Azam, bu sırra işaret olarak لاَ اِسْرَافَ فِى الْخَيْرِ كَمَا لاَ خَيْرَ فِى اْلاِسْرَفِ demiş. Yâni: "Hayırda ve ihsanda (fakat müstehak olanlara) israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur."

-O zaman diyebiliriz ki, hayır yapmak istersek istediğimiz kadar verebiliriz. Bu asla israf olmaz. Zaten bu da sahabe ufkudur..(malının hepsini tasadduk eden Hz Ebubekir gibi mesela)

Vesselam...
Devamını oku...