27 Ekim 2013 Pazar

Apple'a, Google'a Emanet...

Bugün Pazar... 
Hava çok güzel, tam dışarı çıkıp gezmelik..
Türkiye'de artık soğumuştur havalar da, burda tam dışarı zamanları, sıcaklar bitti havalar normale döndü.

Ama inadına bir sessizlik var her yerde... Sitedeki park yerleri dolu, arabalar yerinde. Tamam insanlar evlerinde aileleriyle birgün geçirsin de, bu çocuklar nerde? Dışarı çıkıp top oynasalar, atlayıp zıplasalar, saklambaç falan oynasalar... Hadi bu oyunları geçtim sitenin oyun parkı da boş!

Amerika'ya ilk geldiğimde dikkatimi en çok şu iki şey çekmişti;

1.Bu insanlar neden bu kadar yavaşşşş?

Markete gidip de kasada beklerken fenalık geçirmiştim kasiyerin yavaşlığı ve rahatlığı karşısında. Türkiye'de olsa bir huzursuzlanma bir stres olur kuyruktaki insanlarda ama yok.. Burda rahat herkes..
Mesela otobüse binerdim. Normalde Türkiye'de geleceğin yere yaklaşınca ayağa kalakarsın ya burda öyle değil, otobüs durunca kalkıyor yerinden yavaş yavaş ilerliyorsun. Aşağıda binecek olan sakin sakin bekliyor öbürü de sakin sakin iniyor...

Sanırım bizim gibi stresli bir hayatları olmadığından böyle...

2. Bu insanlar nerde? 
Herkesin arabası var, arabalar ucuz, benzin ucuz... Bir köpeğini gezdirenler var dışarda, bir de koşu yapmaya çıkanlar...

Tamam da çocuklar nerde... Doğa bu kadar güzelken, bu kadar yeşillik, park varken nerde oynuyorlar? O zamanlar yaşadığım yere iyi kar yağmıştı kışın. Düşünün kar oynamaya bile çıkmadı çocuklar... 

Biz delirirdik kar görünce... Karda ayak izleri yapmak, yuvarlanmak....

Nerde bu çocuklar?

Cevap acıklı biraz; herkes bilgisayarının, iphone'unun, ipad'inin daha bir sürü elektronik düşmanın başında....

Türkiye'de farklı mı durum? Sanmıyorum,.. Malesef Türkiye'de de çocuklar çok erken öğreniyorlar bu sanal dünyayı..



Kızımdan biliyorum ben daha iki yaşında bile değil ve ben oyalamak için eline hiç telefon vermediğim halde aylar öncesinden öğrendi telefonun birçok özelliğini. Baktım en iyi oyuncağı ipad olmak üzere, kaldırdım ipad'i. Sadece kızım uyurken ortaya çıkarıyorum. Ipad yok sanıyor artık...(artık blog yazamıyor olmamın bir sebebi de bu. Eskiden dışarda oynatırken bir kenarda yazı yazardım)  Telefonda da oyun namına birşey yok zaten de youtube u bile sildim. İlgisini çekecek birşey bulamasın da oyalanmasın diye.. Fotoğraflara bakıp çıkıyor sadece. 
Hadi şimdilik kendimce çözümler buluyorum da, büyüdükçe zorlaşacak biliyorum. 

Altın nesil, asosyalleşiyor, sanallaşıyor, beyinleri ölüyor dikkatimize....
Hayallerimizi, neslimizi, geleceğimizi google'a, apple'a emanet etmiş durumdayız ne olacak bilmiyorum. 

Bence uzman birileri, toplantılar yapıp çözümler alternatifler üretmeli, kafa yormalı bu soruna....
Devamını oku...

11 Ekim 2013 Cuma

Çok Sevdiğim Bir Yazı: İsmail'ini Kurban Et!

Osman Şimşek Bey'in bu yazısını uzun yıllar önce okumuştum, çok anlamlı geldiği için sizinle de paylaşmak istedim...


İsmail'ini Kurban Et!..
“Gözünün nurunu Allah’a kurban et!...”
Bu emrin muhatabı, şefkatli bir peygamber ve merhametli bir baba olan Hazret-i İbrahim aleyhisselam’dı. Gördüğü bir rüyada, senelerce önce, oğlu olursa onu Hakk’a kurban edeceğine dair söz verdiği hatırlatılıyor ve bu va’dini yerine getirmesi isteniyordu.
“İbrâhîm” Nebî, isminin menşei olarak rivayet edilen "ebün rahîm" terkibinden de anlaşılacağı üzere, “çok merhametli, müşfik, yufka yürekli bir baba”ydı. Kalbi öylesine rakîk idi ki, Cenab-ı Hak onu vasfederken, “İbrahim, gerçekten çok içli, duygulu, müsamahalı, yumuşak kalbli ve kendini Allah'a adamış bir kimse idi.” buyuruyordu. Hep âh ü enîn eden, çok gözyaşı döken, merhameti engin, sevgisi ve şefkati sonsuz resûle, “İsmail’ini kurban et!..” deniliyordu.
Koca bir yüzyılı sıkıntılarla geçirmiş, tevhidin müezzinliğini yapıp şirk sütunlarını bir bir devirmiş; kendisinden sonra insanlara yol gösterecek hayırlı bir vâris, göz aydınlığı olacak salih bir çocuk istemiş; beklemiş, beklemiş.. artık yaşlanmış, saçı sakalı ağarmış ve nihayet hayatının semeresini, insanlık ağacının “asıl meyve”sine dâyelik edecek mübarek tohumu bulmuş bir baba ile yeni açmış tomurcuk bir oğul…
Öyle bir oğul ki; babası onun gelişini yüz yıl beklemiş, o ise babasının hiç beklemediği bir anda gelmiş; gelmiş ve İbrahim’in can delikanlısı, hayatının neş’esi, aşk, umut ve zevk aşısı kutlu bir fidan oluvermiş.
“İbrahim! Bıçağı oğlunun boğazına daya ve onu kendi ellerinle kurban et!”
İşte, Allah’ın Halil’i bu mesajın şokuyla belki hayatında ilk defa korkmuş, ürpermiş.. Hangisini seçersin ey İbrahim?
Esareti mi, kurtuluşu mu? Hevesi mi, bilinci mi? Bağlılığı mı, mesajı mı? Babalığı mı, peygamberliği mi? Babalık şefkatini mi, nebîlik ciddiyetini mi? İsmaili mi, Rabbini mi?
Seç ey ibrahim!..
Biricik gönül meyveni, ciğer pâreni, ilgi, merak ve zevklerinin odağı yaşama bahaneni, -dünya cihetiyle- seni hayata bağlayan ve bu diyarda tutan her şeyi. .. oğlunu, hayır, doğrusu İsmail’ini: Kurbanlık bir koyun gibi tut, yere yatır.. ve kes şah damarını..
Yürek yakan bir hal, göz yaşartan bir sahne.. Babada rüyayı anlatacak derman kalmamış. Ruhunun inleyişlerini terennüm edecek solukları dahi tükenmiş. “Ben seni kurban etmekle emrolundum” demenin hayali bile onu titretmekte. Durumu anlatmak için defalarca niyetlenir, “İsmail” der, durur; biraz bekler, tekrar cesaretlenir, bir kere daha yavrusuna hitap eder, yine gerisini getiremez. Ama sonunda kalbini Allah’a ısmarlar, canını dişine takar ve hızla söyler:
“Evladım, rüyamda seni kurban etmek üzere olduğumu, boğazlamaya giriştiğimi gördüm, sen ne dersin bu işe!?.”
İsmail durumu anlar. Babasının rikkatli yüzüne sevgiyle bakar, yufka yüreğine canı yanar, teselli eder onu: “Babacığım! Hiç düşünüp çekinme, Hakk’ın buyruğunu yerine getirmekte tereddüte düşme. Teslim ol Rabbine, sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. İnşaallah, benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin!” der.
Canını Allah yolunda vermek üzere boynunu uzatabilen bir yiğit...
İtaatteki inceliği kavrayan ve Cânan uğruna kurban olmayı temsil eden tevhid delikanlısı.. İsmail.
Hakkı kabullenme noktasında öyle yumuşak ve öyle uslu duruyor ki, sanki 12 yaşında bir genç değil, “pek sabırlı bir kurban”.
Kalbi rikkat ve şefkatle çarpan Halil, önce aşkın ruha kazandırdığı gücü kullanarak kendi içinde kendini öldürür, kendi can damarını keser. İçi kendi benliğinden boşalınca, gönlü bütünüyle Allah’la dolar. O artık sadece “Hû” ile soluklanan bir canlı haline gelir.
İşte her ikisi de Yaratan’ın emrine teslim.. İbrahim oğlunu şakağı üzere yere yatırır; çabuk ve rahat kessin de cancağızına çok acı çektirmesin diye önce elindeki bıçağı biler, onu taşa çalar.. tamam, taş dahi iki parça..
Ama hayret, taşı parçalayan bıçak, pek narin bir boğaza işlemiyor..
Bu bıçak kesmiyor…
Ve bir koyun, bir de mesaj:
“Ey İbrahim! Sen rüyana sadık kalıp onun gereğini yerine getirdin, vazifeni eda ettin; Allah da İsmail yerine kurban edesin diye bu koyunu gönderdi. İşte böyle ödüllendiririz Biz iyileri, ihsan ehlini!”
Evet, Allah Teâlâ hiçbir zaman İsmail(ler)in kanını murad buyurmadı; O’nun kurbana asla ihtiyacı olmadı. Kesilen kurbanlıklardan maksat onların eti ve kanı da değildi. Her yerde ve her zaman sözkonusu olan insanların maddî-mânevi ihtiyacıydı. Rahmân u Rahîm, İbrahim’i “İsmail’i kurban etme doruğu”na çıkardı; ama İsmail’i kurban ettirmeden zirveyi fethettirdi. İbrahim’in torunlarından da et ve kan değil, niyetlerinde hulûs ve takva istedi.
Şimdi sen, ey bu devrin İbrahimi.. bugün de sen “kurban” emrine muhatapsın.
Senin İsmail’in kim veya ne?
Makamın mı, şerefin mi, konumun mu, kariyerin mi, yavuklun mu? Paran, evin, bahçen, bilgin, mesleğin, gençliğin ya da güzelliğin mi? Yoksa, nefsin, enâniyetin, benliğin mi?
Söyledim ya sana; İbrahim için İsmail yalnızca bir babanın oğlu demek değildi: 
Izdıraplarla geçen bir ömrün mürüvveti, acılarla dolu bir asrın mükafatı, çileli bir hayatın meyvesi, yaşlı bir babanın sevinç vesilesi, yüzyıllar sonra gelecek Medine Gülü’nün tomurcuğu, bir peygamberin nübüvvetle şereflendirilecek güzîde mahdumuydu. İbrahim’in “İsmail”i oğluydu; o oğlunu kurban etti.
Senin İsmail’in belki “kendin”, belki “ailen”, mesleğin, servetin, onurun.. İsmail namındaki sevgin, canın, aşın, maaşın...
Seni faziletli, saygın ve hürmet edilen biri yapacağına inandığın, onu elde etmek ya da yitirmemek için bütün iyilik ve güzelliklerden geçmeyi dahi göze aldığın gönlünün yongası.. işte senin İsmail’in. O bir şahıs da olabilir, bir mal da.. bir konum, bir durum, hatta bir “zayıf nokta” da.
Bırak tereddüt, te’vil ve yorumlarla oyalanmayı. Sorumluluktan kaçış yeter, kendini mesul tut. Nefisini, öz canını kurban etmeye ruhunu hazırla ki, bütün İsmailler kurtulsun. İsmailler yerine “ben”i kes.
Ey nefsim,
Gel, sen de kurban et beklentilerini, dünyevî taleplerini ve Cânan’a götürmeyen, O’nu hatırlatmayan her şeyi. Hazreti İbrahim vazife mesuliyetini babalık şefkatine tercih etti; sen de dava düşünceni bütün beklentilerinin önüne geçir; arzularını mefkûrene kurban ver; yoksa fedakarlıktan, O’nun yoluna kurban olmaktan bahis açma lütfen.
ALINTIDIR
Devamını oku...

5 Ekim 2013 Cumartesi

Küçük Bir Safariye Ne Dersiniz: Busch Gardens, Florida (1)

Uzun zaman oldu bir gezi yazısı yazmayalı. Bugün ne yapıp edip fotoğrafları toparlamak ve yazıyı yazmak için azm-ü cezm-i gasd eyledim:) Bakalım küçük hanım uyanmazsa bitiririm inşallah...

Busch Gardens şehrin ortasında bambaşka bir dünya olarak kurulmuş, her ne kadar ilk başta çok pahalı gelse de, imkanınız varsa kesinlikle gidilmesi gezilmesi gereken, asla bir güne sığdırılamayacak ve ne olursa olsun yazın sıcak günlerinde değil de ılık kış günlerinde gezmenin tercih edilmesi gereken kocamaaaaan bir park. Biletinizi yıllık alırsanız çok daha uygun fiyata geldiğinden, bir kere alınca mutlaka bir daha gitmeliyim o kadar para verdim psikolojisinden kurtulamadığınız değişik bir yer:)

Bizim kız daha küçük tam tadını çıkaramasak da, bizim için de yapılacak çok şey var ama hele 3-4 yaş çocuklar için müthiş eğlenceler, küçük havuzlar, kukla gösterileri.. Daha neler neler var..

Roller coaster'ların tam Türkçe karşılığını bipmiyorum hani şu devasa lunapark aletleri.. Sizi ters döndüren müthiş hızlandıran, 'Allahım canımı burda almaaa' diye çığlık attıran heyecan mekanları.... Parkın bu kısmını başka bir postta anlatacağım inşallah. Bugün sadece bazı çevresel güzelliklerinden, teleferik ve trenle yaptığımız safariden çektiğim fotoğrafları koyacağım. Hayvanlara doğal ortam oluşturduklarını iddia eden Amerikalılar gerçekten şehrin ortasına Afrika kurmuşlar ama tabi bir de hayvanlara sormak lazım:) sonuçta illa ki kendi doğal ortamlarında değiller. Kimbilir nelerden yoksunlar...

Öncelikle doğal güzelliklerinden başlayalım. Annemin 'şunlara bak biz bu çiçekleri saksıda yetiştiriyoruzzz' (sanırım parktan çıkana kadar on beş defa demiştir bu cümleyi) deyip durduğu müthis çiçekler, orman yolları, etraftan gelen hayvan sesleri, hatta belki biraz gerçekçi olsun diye belki etrafa bırakılmış hayvan kemikleri, kafataslarıyla gerçekten çok güzel bir düzenlemesi var parkın.

Öncelikle bu haritayı elinize alıyorsunuz ve müthiş hesaplamalarla kaybolmamaya çalışıyorsunuz..
Farkedeceğiniz üzere her atraksiyonun olduğu yere bir Afrika ülkesinin ismi verilmiş...








 


 



Şimdi gelelim etraftaki hayvancıkların fotoğraflarına.. Bu bir derleme yazı olduğu için dağınık şekilde olan fotoğrafları toparlamak oldukça zor oldu ve eminim ki kıyıda köşede daha bir sürü fotoğraf var ama onları toparlamayı beklersem bu yazıyı hiç tamamlayamayacağım deyip bulduklarımı ekledim...

Bu timsah sizce de sırıtmıyor mu?:)


Sevgili pisicikler:)



 


 

Aslan da vardı ama fotoğrafını bulamadım bir türlü.



 

  


 





 


 

Bu kangruları sevebiliyorsunuz çok alışmışlar...
 

Birçok hayvanı ziyaretetmeden önce bu yaprakdan heykellerini görüyorsunuz, gerçekten güzel yapmışlar bunları.


Bayılıyorum ben bu flamingolara. Hele bir de hep birlikte sağa sola gidişleri vardı ki, dans eder gibi...


 
 
   


Sıcaktan bunalınca bu püsküren suların altında biraz rahatlıyorsunuz..

Çok güzel kuşlar vardı, bunlar bazıları:



 


 


 


 Kuş bahçesine girip kuşlara yem verebiliyorsunuz.. Kuşlar her yerinize konabiliyor tabi bu esnada. Mesela kızımın kafasına konmuştu:)



 
 



 
 Bu fotoğraflarda da cheetah ın mekanını göreceksiniz. Mısır'a benzettikleri bu ilginç yerde hayvanla iilgili bilgi veren dokunmatik ekranlar var. 



  


 


 

Şimdilik bu kadar yetsin, fotoğrafları toparlayınca bir post daha hazırlarım inşallah.



 


 

 


 


 


 
Devamını oku...

30 Eylül 2013 Pazartesi

Kaybettiğim Devenin Peşinde....



 


Bazen diyorum ki, keşke bloğuma sadece beni tanımayan insanlar girseydi çünkü o zaman bazı şeyleri, bazı duygularımı yazmak daha kolay olurdu. (Tabi bu sadece 'bazen' dediğim birşey) genel itibariyle burdan beni tanıyan ya da tanımayan herkese ulaşmak oldukça zevkli oluyor. Hatta çoğu zaman tanıdığım dostlarımla hissiyatımı paylaşmak oldukça mutluluk verici diyebilirim. Ama ben aslında eskiden sıkıntılarını dertlerini çok paylaşabilen biri değildim. Kendi içimde yaşamak, daha çok etrafımdakilerin sorunlarını dinlemek bana kendimi unuttururdu ve sanırım bundan da yaşama gücü alırdım. ( belki de hep bu yüzden psikolog olmayı çok istedim) 

Diyeceğim o ki, bazen hayatınızda birşeyler yaşıyorsunuz, pek de kimseyle paylaşmamışsınız, paylaşmak da istemiyorsunuz ama hissiyatınızı yazasınız var,yaşadığınızı değil de hissiyatınızı....anladınız siz beni çok uzatmaya gerek yok. :)) 
Bu yazı da bir  hissiyat paylaşımı olacak.

Takip edenler farketmiştir uzun zamandır yazamıyorum, eski heyecanım yok gibi.. Malesef öyle oldu biraz ama bu isteksizlik sadece bloğuma karşı değil hayatımdaki herşeye karşı yaşadığım bir problem. Öyle ki makinaya çamaşır atıp çıkarmak, kızımın ortadaki oyuncağını kutusuna koymak bile gözümde büyüdükçe büyüyordu. Böyle oldukça da kendime sinir oluyor, sinir oldukça da tembelleşmeye devam ediyordum. Annem bile kıyıp da bırakamadı, biletini yakıp Türkiyeye dönemedi sağolsun. Herşeyi ayarlayan Rabbim tatlı bir süprizle çıkıp gelen annemi meğer bu süreçte yanımda olsun diye göndermiş.... Şimdi bile gözlerim doldu bu rahmeti hissedince:)

Dedim ya, özel şeylerimi yazmayı sevmiyorum ama anlatacaklarımı anlatabilmek için yazmam gerekiyor sanırım. O yüzden hala bu garip yazıyı okumaya devam ediyorsanız bundan sonraki kısmı okurken yazdıklarım kendi başınıza gelmiş gibi okuyun olur mu?

Şimdi ilk olarak bir anne hayal edelim. Çocuğu vaktinin büyük bir kısmını alan, eşi fazlasıyla stresli bir dönemden geçtiği için ona destek olması gereken, çok mutlu etmek istediği annesi yanı başında kendince sağlık problemleri yaşayan, daha yazmak istemediğim bazı sıkıntıcıkları olan...( siz buraya kendi sıkıntılarınızı ekleyin)

Sonra bu annenin bazı sağlık problemleri olsun. Sürekli midesi bulansın, her kokudan rahatsız olsun, kendini çok yorgun hissetsin, hep uyumak istesin, hormonların etkisiyle mi şımarıklıkla mı hissiyatına söz geçiremesin. Herşeye sinirlensin, tepkileri sivrelsin. Evine, eşine, annesine, çocuğuna, arkadaşlarına, tatil için yanına gelmiş yeğenine karşı sorumluluklarını yerine getiremesin. Sebebini de anladınız....

Sonra başka bir anne düşünün çocuğu down sendromlu olsun. Dolayısıyla fiziksel ve zihinsel rahatsızlıkları olsun... Bebeğinin gözlerine bakarken onu hem çok sevdiğini hissetsin hem de o koca burukluğu yaşasın. Ben herşeyi normal gelişen kızımın basit sorumluluklarından kaçarken, o bebeğinin emeklemesi için de yürümesi için de, anne demesi için de, tuvalete gitmesini öğrenmesi için de yıllarca beklemek zorunda olsun. Ben kızım ilerde ne olacak acaba diye düşünürken, o evladımı okulda arkadaşları çok üzecekler mi acaba diye düşünsün... Belki çok ilerisini düşünmemek adına zihnine bariyerler kursun... 
(Eğer 15 ay kadar önce dünyaya gelen yeğenim down sendromlu olarak dünyaya gelmeseydi, ve ben bu fikre yeğenimle de olsa alışmış olmasaydım, abimin ve yengemin sabrını ve kabullenmişliğini bu kadar yakından görmüş olmasaydım ve tabi ki yeğenim bu kadar şirin olmasaydı bu bahsettiğim ikinci anneyi hayal ederken en az on kat daha fazla acı çekerdim)

Ben niye durduk yerde bu ikinci anneyi hayal etmiş olabilirim.. Tabi ki bebeğimin down sendromu test sonucum pozitif çıktı diye... İşte o an 'dert' dediğim herşey anlamını yitirdi. Sahip olduğum tüm güzellikler gözümde kıymetlenerek belirdi. Ucuz mutluluklar isminde blog yazan benim için, uzun zamandır ucuz mutluluk bulmayı beceremezken, günlük hayatta yaşadığım herşey birden ucuz mutluluk oluverdi. Sahip olduğum zenginlikleri tek tek sıraladım da, niye bu kadar sabırsız ve tahammülsüzdüm diye ağlamaktan kendimi alamadım. Hatta bu his beni test sonucundan daha çok üzdü. Tokat yemiş gibi.... İki günlük bir acıdan bahsediyorum size... İki günlük bir şamardan... Çünkü iki gün içinde birşeyleri yanlış hesapladıklarını farkedip testi tekrar yaptılar ve sonuçlar temiz çıktı. Ama ben bu iki günde daha çok sahip olduklarımı farkedemeyişime üzüldüm. 

Hani Allah bir kulunu sevindirmek istediğinde ona önce devesini kaybettirir sonra da buldururmuş ya, o hesap...

Şimdi tabi ki bilemem evladım sağlıklı olacak mı, daha da önemlisi hayırlı bir evlat olacak mı ama derdi veren Rabbim dermanı da verir, kaldırabilecek gücü de... O'ndan gelen baş göz üstüne elbet... Ama işte dediğim gibi beni bu kendime getiren tokadın şiddeti daha çok etkiledi sanırım. Şefkat tokatıdır, alınması gereken ders de alınmıştır inşallah...

Bu yazıyı yazmamın tek sebebi bir farkındalık oluşturabilmek.. İsterseniz siz de benim gibi hayatınızı gözden geçirin, sahip olduğumuz o kadar güzellik var ki... Şikayete hakkımız yok!

Bilmem ki hissiyatımı tam anlamıyla aktarabildim mi...

Ah bir de şu insanoğlunun en büyük derdi 'unutmak' olmasaydı....

Dualaşmak lazım...

Devamını oku...

15 Eylül 2013 Pazar

Namaz Serisi; Besmele ve Fatiha Suresine Giriş (11)

Yazdiğım uzun bir yazıyı kaydedeyim derken silmiş olmanın siniriyle, aynı heyecanı hissetmeyi umarak tekrar başlıyorum yazıma...

Bu seriyi takip edenler bilir en son Subhanekeden bahsetmiş ve artık Besmele çekmeye gelmiştik..

Şimdi sıra namazdaki çok kıymetli yerlerden birine, O'nun isimlerini zikrettiğimiz kısıma geldi; Besmele.. (Kendisini zikretmemiz için söylememizi istediği cümlede isim olarak Rahman ve Rahim isimleni seçen Rabbime sonsuz hamdolsun...)
Besmele hissederek söylenirse insanı huzur ve sakinlik iklimine çeker- zaten kalbimiz O'nun ismini zikretmekten başka nasıl tatmin olacak ki? Başlı başına hazine olan bu cümleyi söylemek kişinin kalbine rahatlık ve huzur vereceği gibi onu birçok şeyden de koruyacaktır. (Bu konuyla ilgili şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim)

Hani anlatılır;

Mecnun derdinden deliye dönünce yakınları onu hacca götürürler. İlk günlerde yapılması gerekenleri yaptıkça gerçekten de iyiye gider Mecnun. Ama son gün Mina'da adamın biri akrabalarından birine 'Leyla!' 'Leyla!' Diye seslenince Mecnunun derde müptela olur yine... İsmi her duyduğunda adeta kalbi kanar Mecnun'un.. İşte sevenin sevdiğinin ismi anılınca girdiği ruh hali budur... Keşke biz de Besmeleye böyle bakabilsek...

Allah (cc). Şöyle buyurmuştur: 

 Ey îmân edenler! Bir (düşman) ordu(su) ile karşılaştığınız zaman, artık sebât edin ve Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz. (8:45)

Bazı alimler tefsirlerinde bu ayeti yorumlarken şöyle açıklamıştır. Kişi savaş anında bile, o anda bile sevdiğini hatırlamalı ve O'nun adını zikretmelidir. ( Rabbimiz son nefesimizde de dilimizden adını eksik etmesin...) 
Zaten başka kimimiz, dua edecek başka hangi sığınağımız var ki... Başka kim bize daha merhametli ki?

Yani, Bismillahirrahmanirrahim dediğimizde bu birazdan Rabbimizle aramızda başlayacak diyaloğa bir giriş niteliği taşır. Ve Fatiha'yı okumaya başladığınızda Allah size cevap veirir. Aslında sürekli okuduğumuz bu surenin anlamını bilmemek kelimenin tam anlamıyla ayıptır. Bu sure (bildiğimiz) Cenab-ı Hakk'ın bize cevap verdiği tek suredir.
Peki bu kıymetli surenin sırları nelerdir???

Fatiha Suresi

Elhamdu lillahi Rabbi-l alemin ( alemlerin RBbi olan Allah'a hamdolsun)

Hamd kelimesi hem övme hem teşekkür anlamı taşır. Ayrıca hamd hem sevmeye hem de tazim etmeye ( yüce görmeye ) işarettir. Fazlasıyla derin anlamları olan bu kelimeye inşallah bir dahaki yazımızda değineceğiz...

Resulullah(sav) bu kelimeyle alakalı şöyle buyurmuştur: 

الحمدلله تملأ الميزان

“Elhamdulillah mizanı doldurur ” (Muslim)

رب العالمي

Bu ayet de 'alemlerin Rabbi' anlamına gelir. Rabbimiz öyle bir Rabb'dir ki, herşeye Kadir, terbiye edici, herkesin ve herşeyin sahibidir. Burda alemler ifadesinden kasdedilen tüm yaradılmışlar, yani insanlar, hayvanlar, cinler, melekler.. Bunların hepsi alem olarak nitelendirilmiştir. (Ve Allah şu an ben bu satırları yazarken aklımdan geçenleri tam olarak bildiği gibi, dağın başındaki böcekten de, uzaydaki galaksilerden de haberdardır. Hani bir tabir vardır kara gecede kara taşın altındaki kara karıncanın ayak sesini duyan Rabbim... İşte O alemlerin Rabbidir ve aslında Alemlerin Rabbine hamdolsun derken, hissedilmesi gereken bu büyüklüktür.)
Melekler alemi, hayvanlar alemi, insanlar alemi... derken bu kasdedilmektedir ve bu şekilde küçük ve büyük herşeyi, hatta bakteri ve hücreler için bile kendi dünyalarından bahsetmiş oluruz.

Dünyanın akıl almaz karmaşıklığını göstermek için örnek olarak kanın bir damlasındaki akyuvarları gösterebiliriz. Bir damla kanda 7000 den 25000 e kadar akyuvar bulunur ve hepsini kontrol eden Bir'i vardır...

Geriye sadece 'alemlerin Rabbi olaran Allah'a hamdolsun demek kalıyor öyle değil mi?

Fatiha suresine bir dahaki yazımızda devam edeceğiz inşallah...

Devamını oku...

30 Ağustos 2013 Cuma

Rüyanda En Sevdiğini Gör!

"İyi geceler"
"Allah rahatlık versin"
"Tatlı rüyalar"
....
Bunlar bildiğimiz yatış öncesi cümleler... Bir de "rüyanda en sevdiğini gör" cümlesi vardı bir zamanlar. Kimin söylediğini hatırlamıyorum, yani hangi arkadaşımın... Hatırladığımsa bu cümleden sonra irkildiğim...

Korkmuştum çünkü malesef hiçbir zaman yüreğine güvenemeyen ben " ya bu dua kabul olur da ben rüyamda en çok sevmem gerekeni göremezsem?" düşüncesinin ağırlığından kurtulamıyordum...

Hz Ömer'e bizzat Kendi söylemişti:" Ya Ömer beni kendi nefsinden çok sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsın" diye...
Dilde bir sevgi değil bahsettiğim... Gönülden hissedilen bir sevgi... O'nun vadettikleri olsun, O'nun adı yücelsin diye tüm hayatını bu amaçtan arda kalan zamanlarda yaşayabilme çabası...
Ötede peşine takılıp gidebilmek için ille de O'na benzeyebilme, her nasıl yaptıysa aynını yapabilme çabası ya da...
O olsa nasıl yapardı düşüncesiyle yaşanan bir hayat çizgisinde sabit kalabilme çabası yine...

Hayır, hayır ben "sevmek"den bahsediyorum...

Hz Bilal gibi ayrılık acısıyla ezan okuyamamaktan, ismini anmaya kalbinin dayanmamasından...
Hz Sümeyye gibi, vefat etti diye deli gibi koşmaktan, koşarken ne çocuğunun ne eşinin cesedini farkedememekten...
Hz Hubeyb gibi idam edilmek üzereyken "değil benim yerime O'nun asılmasını sabah rüzgarının saçının kakülünü dağıtıp O'na rahatsızlık vermesine dayanamam" diyebilmekten ve kilometrelerce uzağa selam gönderince selamın karşılık bulmasından bahsediyorum....

Bir de Ebu Talip sevgisi var; tek başına anlamı olmayan... Seviyorsan demek ki, temessük edeceksin!

Ama Cenab-ı Hakk vefalı... Sevdiğine yapılan en ufak iyiliği bile unutmaz...

Hani anlatılır;

Ebu Leheb öldükten sonra onu rüyada görüp halinin nasıl oldunu sorana şöyle cevap verir:
"Burda çok azap çekiyorum, sadece pazartesi günleri azap biraz hafifliyor ve parmağımdan çıkan sudan içmeme izin veriliyor.
Rüyayı gören niye böyle olduğunu sorunca der ki:
Muhammed (sav) doğduğunda doğumunu bana müjde veren bir cariyem vardı. Verdiği müjde hatrına onu o gün azad etmiştim. Ve o gün günlerden Pazartesiydi... 
Ayrıca Resulullah'ın( sav ) ilk süt annesi olmuştur bu cariye ve Allah (cc) yapılan bu kadarcık iyiliğin karşılığını Ebu Leheb gibi melun bir adama bile vermiştir...

İşte yeni korku ve ümit terazisinin ümit kefesine konulan bir ağırlık....

Çekilen her salavat, yerine getirilen her sünnet, O'nun adından her bahsediş bir anlam taşır nezd-i uluhiyette...

Çünkü O hatırı sayılır bir nebidir, sevgilidir...
Hatırına mücrimler affedilir....

Hadi bir salavat getirelim şimdi, gönülden olsun:)



Devamını oku...

28 Ağustos 2013 Çarşamba

El Yazısından Karakter Analizi: Yazı Boyutu ve Yazı Baskısı

El Yazısındaki Sır kitabından bahsettikten sonra, bu konuyla ilgili yazılar yazacağımı vadetmiştim. Daha önce yazının eğim yönünden bahsetmiştik. Üzerinden uzun zaman geçse de bugün yazı boyutumuzun ve yazı baskımızın karakterimizde nelere işaret ettiğiyle alakalı bilgi vermek istiyorum. Meraklıları hemen çizgisiz bir kağıt getirip üzerine istediklerini yazmaya başlasınlar... 




Yazının küçük olması; titiz ayrıntılara takılan biri olduğunuz söylenebilir. Bununla birlikte kolay konsantre olduğunuzu da ekleyebiliriz. Genel olarak bu özellikle ilgili her kaynakta kişinin çegingen ve utangaç olduğu yazıyor... El Yazısındaki Sır kitabında bunun sebebi 'kişi ayrıntılarla fazla ilgilendiği için sosyal ilişkilerde kendilerine odaklanır' şeklinde açıklanmış.

Yazının büyük olması; muhtemelen ayrıntılara önem vermeyen farkedilme çabası içindeki insanlar oldukları söylenebilir. Bu insanlar dışa dönük, insanlarla kuvvetli ilişkiler kuran insanlardır.Büyük yazının kendine güven göstergesi olduğunu söyleyenler de var...

Yazının normal boyutta olması; eğer diğer değerler de uygunsa dengeli bir kişilik gösteresidir.

Bir diğer özellikte yazının baskı özelliği:

Hafif baskılı yazının sahipleri, genelde çekingen, hayata asılmayan, kendilerini belli etmekten hoşlanmayan kişilerdir.

Orta baskılı yazı da dengeli enerji ve iletişim göstergesidir. Hayatta uğraştıkları şeylerle makul düzeyde ilgilenirler.

Ağır baskılı yazı sahipleri ise hayatı yoğun yaşayan, ısrarla hedeflerine doğru yürüyen, farkedilmekten korkmayan insanlardır...

Sonuçları bekliyorum;)

Her ne kadar tablette de olsa ben de el yazımı size gönderiyorum:))





Devamını oku...