12 Nisan 2013 Cuma

Amerikadaki Kütüphaneler

Kütüphane deyince ne geliyok aklınıza?

Benim sessizlik ve soğukluk geliyor..

Üniversite kütüphanesini düşünürsem de stres geliyor malesef:)

Belki artık öyle değildir... Benim çocukluğumda öyle çok kütüphaneye gitme âdeti yoktu, belki artık vardır. Belki artık kütüphaneler daha sevimli, daha sıcak yüzlüdür bilmiyorum.

Amerika bana hiçbir zaman Türkiye'den göründüğü kadar güzel gelmedi. Hele artık son zamanlarda bence Türkiye'de bulamayıp da burda bulacağınız çok birşey yok. Hatta Türkiyede daha güzel olan birçok şey sayılabilir. Fakat... Birkaç şey var ki, onlar malesef Amerika da çok daha iyi durumda. Trafik gibi mesela... İnsanlar trafikte öyle hoşgörülü ki burda. 

İşte başka bir güzellik de burdaki kütüphane hizmetleri...

Birazdan size Amerikada küçük bir kütüphane gezisinden bahsedeceğim...

                                    Bu insanlar kütüphanenin açılmasını bekliyorlar, hem de Pazar günü....


Burda kütüphane sadece dönem ödevi için gidilen, ödev kitapları almak için koşulan yerler değil. Onun yerine -7 den 70'e bile değil- bebeklikten ölene kadar, her yaştan insana hitap eden kurumlar...










İngilizce konuşma klüpleri, yemek klüpleri, kitap tartışma toplantıları, yazar misafirler, sinema günleri, meditasyon dersleri, geziler, bilgisayar dersleri, craiglist ( Amerikada ihtiyacınız her türlü ŞEY'i ikinci el bulabileceğiniz websitesi) hakkında bilinmesi gerekenler dersleri:), ailece katılabileceğiniz hikaye anlatımları, çocuklar için eğlenceler, küçük bebeklere yönelik aktiviteler...daha şimdi aklıma gelmeyen o kadar çok şey var ki... Üstelik hepsi bedava.E mail listelerine giriyorsunuz ve sizi herşeyden haberdar ediyorlar.











           Bu resimde gördüğünüz tünelden geçerek çocuklara tahsis edilmiş olan bölüme geçiiyorsunuz...



İlk geldiğimde İngilizcem gelişsin diye çocuklara ders anlatmak istemiştim, onu bile ayarladılar...

Çocuklar için kütüphaneye gitmek çoğu zaman parka gitmek gibi çünkü orda hem arkadaşları, hem özel odaları, özel kitapları var... 

                                                        Bu fotoğraflar da çocuk bölümünden....














                                                      Bunlar da bebeklere tahsis edilen odadan....



Hatta arkadaşlarınızla toplanmak isteseniz size oda bile tahsis edebiliyorlar.

Güzel değil mi? 

Keşke bizim ülkemizde de böyle olsa...

Devamını oku...

11 Nisan 2013 Perşembe

Unutmak vs Hatırlamak

Hakîm olan Allah, gözün gördüğü göremediği, kalbin hissettiği hissedemediği herşeyi bir hikmete binaen yaratmış.
Görsek, anlasak ne hikmetler var kimbilir bizi Allah'a götürecek olan...
Nasıldı? Mahlûkatın nefesleri adedince yol... İnsan olan, birine sülûk eder ya da etmeli...

                           
Konu bu değil de, hani hikmetten sual olunmaz da, "unutmak" olmasaydı dedim kendi kendime... Okuduklarımızı, öğrendiklerimizi, verdiğimiz sözleri unutmasaydık...

En önemlisi Rabbimize verdiğimiz sözleri unutmasaydık...

Hani bazen belki birinden, bir konuşmadan ya da bir olaydan etkilenir de dikkat edeceğimize söz veririz, bundan sonra daha iyi olacağımıza...ama sonra bu sözü de unuturuz...belki ikinci bir etkilenmeye kadar...

Nasıldı ayet-i kerime; "Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki Allah da onlara kendilerini unutturdu" (Haşr,19)

Unutturmasın Allah...

Ama kainatta herşeyde olduğu gibi bu duyguda da hikmet var, ya geçmişte yaşadığımız, içimizi acıtan olayları da aynı tazelikte hatırlasaydık?

Ya kabullenmek için aylarca uğraştığımız her sıkıntı aynı tazelikte orda öylece kalsaydı?

Oysa hangi yara kabuk bağlamaz ve hangi kabuk düşmez şu dünyada?

Unutmak da nimet o zaman, unutarak alışır çünkü insan...

Şöyle geçmiş anılarımıza bir göz atalım mı şimdi? Üzeri tozlanmış, kaybolmaya yüz tutmuş... Hiç geçmez zannettiğimiz ne çok şey zaman çarkında silinmeye yüz tutmuş...

Siz de hatırlamakta zorlandınız mı benim gibi?

Sahi hatırlamak deyince, neye göre unutur neye göre hatırlarız ki acaba?

Sanki bir terslik olur değil mi; hatırlamak istemedikçe hatırlar, unutmak istedikçe de unutamayız...

Nasıl çalışır ki bu dosyalama sistemi mercimek tanesi kadar hafızanın içinde...bir problem olsa açıp kapamak burda da işe yarar mı ki:)

Hafızada işe yarar mı bilmem ama şu gerçek ki herşeyin yazıldığı defterde hata olmayacağı kesin.. Onu görünce de açıp kapamak istesek, o da tekrar başlasa keşke değil mi?

O zaman; bazen hatırlamak zor, bazen unutmak...

Söyleyin bakalım sizce hatırladıklarımız mı fazla unuttuklarımız mı?...




Devamını oku...

10 Nisan 2013 Çarşamba

Kuru Yaban Mersinli (cramberry ) Ekmek


Hani okula giderken sene başında defterler alınır, kaplanır ve ilk sayfalara çok özen gösterilir ya... Sonrası aynı özende gitmez malesef.(en azından benimki gitmezdi) Bu blog da öyle oldu benim için.. Hevesle birşeyler yazasım geliyor, geçici midir yoksa ben hep sevecek miyim bilmiyorum ama şu sıralar fırsat bulduğum an hemen yazı yazmaya çalışıyorum..."Fırsat bulma" ifadesini küçümsemeyin sakın, öncelikle tabi ki evde olmam lazım, sonra ufaklığın uyuyor olması, akşama yemeğin hazır olması, ortalığın en azından savaş alanı gibi olmaması lazım ki klavyeyi elime alabileyim.

Neyse, kızım uyuyorken hemen bugunku konumuza geçelim:

Bu postu okuduğunuzda şimdiye kadar yiyen herkesin bayıldığı enfes bir ekmek tarifi öğrenmiş olacaksınız.*

Bizim evde ekmekleri ekmek yapma makinası (EYM) pişiriyor. Bu aleti ilk duyduğumda çok şaşırmış, kuru malzemeleri koyup ekmek alabileceğinize pek inanasım gelmemişti. Aldıktan sonra yaklaşık bir yıl aynı ekmeği yedik, acemilik işte. Meğer ekmek dediğin de zengin bir dünyaymış... Şimdilerde ise değişik ekmek tarifi denemeyi hobi haline getirdim. Gece malzemeleri koyup sabah makinanın kapağını kaldırmak zevk haline geldi bende:) aslında galiba ben mutfağı sevecekmişim de bir yerlerde yanlışlık olmuş.Hayır yani, vaktim olsa hepsini mutfakta yeni birşeyler denemek için geçirirmişim gibi geliyor:)



İşte bu ekmek denemelerinden en hoşnut kaldığım, yiyen herkesin çok beğendiği (kızım da dahil) hatta buraya da istek üzerine tarifini koyduğum ekmeğimiz için;

Malzemeler:

-1,5 bardak (cup) ekmek unu ( beyaz un )
- 1 bardak tam buğday unu
- 2 tatlı kaşığı kuru maya
- 1 çorba kaşığı tereyağı (tepeleme ve yumuşak olacak)
- Yarım tatlı kaşığı tuz
- 1 yumurta sarısı
- 1 yemek kaşığı pekmez
- 1 bardak su
- 2 yemek kaşığı kuru yaban mersini ( kuru üzüm de olur)

Önce Bismillah çekiyoruz:)

Sonra haznenin karıştırıcısı yerinde mi diye kontrol ediyoruz.(gülmeyin, unutmuşluğum var kapağı açınca büyük hayal kırıklığı oluyor)

Hazneye suyu, pekmezi ve yumurtayı koyuyoruz. Üzerine (ilk bardağını suyun üzerine serpiştirerek) unu ilave ediyoruz. Tuzu, tereyağı ekliyoruz ve ortaya küçük bir havuz açıp içine mayayı koyuyoruz.

Cramberry leri isterseniz ek malzeme sinyalinden sonra ekleyin ama ben ileri programda çalıştırdığım için malzemelerin hepsini bir koyuyorum.

Küçük, tatlı ekmek programında, istediğimiz kabuk rengiyle (ben açık seçiyorum) ayarlamamızı da yaptıktan sonra programı başlatıyoruz.

Pişince kapağını açmadan 5 dk kadar bekliyoruz, çıkarttığımız ekmeği en az yarım saat bekletiyoruz ki keserken hamurlaşmasın....

Sonra da afiyetle yiyoruz. :)

(*) Tarif 40firinekmek sitesinden alınmıştır, kendilerine çok teşekkür ederiz:)





Devamını oku...

9 Nisan 2013 Salı

1. Lema




Bu ders tarihini tam hatırlayamamakla birlikte aylar öncesine ait oldğundan emin olduğum bir ders:

-Bildiğimiz gibi akşam namazı ile yatsı namazı arasında okunması tavsiye edilen bazı ayetler var. Bunların bazıları peygamberlere ait dualar. İşte birinci lemadaki dua da bahsi geçen dualardan Hz Yunus'a ait olanı.

İsterseniz önce Hz Yunus (as) ın kıssasını hatırlayalım:

Yûnus Aleyhisselâmın başından geçenler kısaca şöyle:
Cenabı Hak, Hazreti Yûnus’u Ninova halkına peygamber olarak gönderdi.
Ninova, bugün Irak sınırları içinde yer alan o tarihlerde yüz bin nüfuslu bir şehirdi. Şehir halkı puta tapıyor, her türlü kötülüğü işliyordu.
Yûnus Aleyhisselâm onlara hak dini anlattı ama Ninovalılar peygamberlerine kulak vermediler.
Cenabı Hak, kırk gün içinde başlarına büyük bir felâketin geleceğini haber verdi.
Yûnus Aleyhisselâm bu haberi onlara duyurdu, ama hiç oralı olmadılar.
Otuz yedinci gün gelince felâket belirtileri görülmeye başladı.
Hava karardı, etrafı korkunç bir hal aldı. Ama onlarda en ufak bir değişiklik yoktu. Uyanmıyorlardı.
Sonunda Hz. Yûnus halkına kızdı ve şehri terk etti. Sahile gitti, orada hazır duran bir gemiye bindi.Gemi denize açıldı. Fakat biraz sonra sağa sola yalpa yapmaya başladı.Gemide bir suçlu vardı. Efendisinden kaçan bir köle bulunuyordu.Yolcular arasında kura çektiler. Üç seferinde de kura Hz. Yûnus’a çıktı.Çünkü bir peygamber olmasına rağmen Rabbinden izin almadan halkını terk etmişti.Vakit geceydi, deniz dalgalıydı. Hz. Yûnus kendini kaldırdı, denizin ortasına attı.

                                                                                                     Birinci Lem'a

Hazret-i Yunus İbn-i Metta Alâ Nebiyyina ve Aleyhissalâtü Vesselâm'ın münacatı, en azîm bir münacattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır. Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'ın kıssa-i meşhuresinin hülâsası: Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümid kesik bir vaziyette

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

münacatı, ona sür'aten vasıta-i necat olmuştur.

-Sizce burda neden dua ifadesi yerine münacat ifadesi kullanılmış?

-Münacat daha çok sıkıntılı zamanlarda esma-ul husna ile dua etmek...bir nevi arz-ı hal de diyebiliriz. Hz Yunus as da burda sadece durum bildirip pişmanlığını dile getiriyor. İlle de beni balığın karnından kurtar demiyor.Arz-ı hal... Münacat da bu olsa gerek, Veysel Karani hazretleri gibi...

Şu münacatın sırr-ı azîmi şudur ki: O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. Çünki o halde ona necat verecek öyle bir zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semaya geçebilsin. Çünki onun aleyhinde "gece, deniz ve hut ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine müsahhar eden bir zât onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faideleri olmazdı.



-İsterseniz kıssadaki hisseyi alabilmek adına hepimiz kendimizi Hz Yunus as ın yerine koymaya çalışalım. Belki bu kadar sıkıntılı durumlara maruz kalmadık ama biz de genel olarak hep sıkıntılı anlarımızda Allah' a daha çok sığınmıyor muyuz? Sebeplerin çoğunlukla ortadan kalktığı, kendimizi küçücük hissettiğimiz o anlar Allah' a en çok sığındığımız anlar değil mi? Kendimizi aciz ve zavallı hissettiğimizde kapıyı daha bir korkuyla, daha güçlü çalmıyor muyuz? Belki de bu yüzden acz insanı Allah' a yaklaştıran en kısa yol...

İşte Hz Yunus da balığın karnında O'nun kudretini hissetmiş ve belki de bu yüzden yani kudrete güvendiği için ümidini kaybetmek yerine Allah' a sığınmıştı.

Demek esbabın tesiri yok. Müsebbib-ül Esbab'dan başka bir melce' olamadığını aynelyakîn gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münacat birdenbire geceyi, denizi ve hutu müsahhar etmiştir.

-Evet aslında esbab sadece bir perdedir. Bazen elde etmek istediğiniz bir şey için uğraşır, çabalarsınız ama bir şekilde olmaz. Ama yönetmen ne derse o olur... Bunu şöyle misallendirebiliriz;
Bizler sahneye çıkmış oyuncular gibiyiz... Elimizde bir senaryo, oyunu yöneten bir yönetmen var ve sahneden in dendiğinde de inmek zorundayız. Oyunculuk gereği de senaryoyu beğenmesek de üzerimize düşeni yapmak durumundayız. Dikkat etmemiz gereken şeyse, rolümüzü istenildiği şekilde oynamak... O zaman şöyle diyebiliriz; dünya hayatı da bir oyun gibi.. Yönetmen ne derse o olur:)

- Ayne-l yakin ifadesini duyan var mı daha önce?

????

Ayne-l yakin de imanın derecelerinden biri... Bildiğiniz gibi üç derece var: ilme-l yakin, ayne-l yakin, hakka-l yakin... Misallendirecek olursak dışarda yağan yağmurun sesini duyup yağmur yağdığına inanmak ilme- l yakin, perdeyi açıp yağmuru görmek ayne- l yakin, çıkıp ıslanarak müşahede etmekse hakka-l yakin....

Sırr- ı tevhid meselesine gelince; tevhid deyince ne geliyor aklımıza?

-Allah'ın bir olması

-Peki "tevhid tutkunu olmamız lazım" desem bundan ne anlarız? Bu cümleyi bir yerde okumuş ve gerçekten çok etkilenmiştim.

- Tevhid tutkunu olursak Allah'ın var ve tek olduğunu zerrelerimizle hissetmiş oluruz. Bu da sebeplere esir olmamamızı sağlar.

- Evet, istediğimiz herşeyi O'ndan ister verecek kudreti olduğundan da emin olduğumuz için kendimizi güvende hissederiz.

- Hani Efendimiz sav "bir kere la ilahe illallah diyen cennete girer" diyor ya belki de O bu hadisele bize bu hakikatleri anlatmak istedi... Peki sırr-ı ehadiyet deyince ne anlıyoruz?

-Ehadiyet Allah'ın bir olması değil mi?

-Evet ancak ehadiyette daha bir özel olma sözkonusu. Vahidiyet genelse ehadiyet özel diyebiliriz. İkisi arasındaki fark 20. Mektup 2. Mektupta ayrıntılı bir şekilde anlatılmış, belki sonra orayı da okuruz....

Ehadiyette hususi bir teveccüh sözkonusudur. Peygamberlere de genelde bu şekilde hususi teveccühler lütfedilmiştir.

O zaman diyebiliriz ki, Hz yunus bu münacatıyla tevhid tutkunu olduğunu göstermiş, kapıyı hususi misafirlere mahsus çalabilmiştir ve kapı böyle çalınınca da sebepler alt üst olmuş, Hz Yunus kurtulmuştur....

O nur-u tevhid ile hutun karnını bir taht-el bahr gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağ-vari emvac dehşeti içinde; denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahra, bir meydan-ı cevelan ve tenezzühgâhı olarak o nur ile sema yüzünü bulutlardan süpürüp, Kamer'i bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdid ve tazyik eden o mahlukat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn altında o lütf-u Rabbanîyi müşahede etti.

-Şecere-i yaktin uzun yapraklı bir ağaç olduğu için Hz Yunus o ağacın altımda dinlenebilmiştir. Başka bir sohbette Hz Adem'in de şecere-i yaktin altına indirildiğini dinlemiştim...

İşte Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz.

-İnsan bu cümleyi okuyunca şöyle bir irkiliyor değil mi? Gece vakti, fırtınalı denizde , balığın karnında olan birinden nasıl daha kötü durumda olabiliriz ki? Var mı fikri olan?

-Onun içinde bulunduğu durumda en fazla bu dünyası biterdi, sonuçta o bir peygamber ama bizim öbür tarafa dair bir garantimiz olmadığına göre biz daha zor durumdayız denebilir.

-Evet çok doğru....

Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir.

-Gece ile istikbal arasında nasıl bir bağlantı var sizce?

-ikisinin de karanlık olması olabilir mi?

-Olabilir tabi. İstikbal de bizim için bilinmez olduğundan karanlık diyebiliriz....

Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor.

-Heva-yı nefsimizin, diğer bir ifadeyle bitmek bilmeyen isteklerimizin de balığa benzetilmesi manidar olmuş değil mi? Bizi yutan kocaman birşey ama aynı zamanda eğer O'na sığınmayı becerebilirsek kontrol altına girip bize hizmet edecek birşey...

Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünki onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hutumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor. Madem hakikî vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbib-ül Esbab olan Rabbimize iltica edip

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ”

demeliyiz ve aynelyakîn anlamalıyız ki; gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını def'edecek yalnız o zât olabilir ki; istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir.

-Tıpkı Hz Yunus' u kurtaracak olanın hükmünün hen gece, hem deniz, hem balığa hükmetmesi gerektiği gibi bizi kurtaracak olan da hem dünyayı hem istikbali hem nefsimizi idare altında tutmalı. Ve biz herşeyle bu kadar alakadarken, diğer bir ifadeyle dünya dertleriyle boğuşup, istikbal korkularıyla yaşarken, aynı zamanda nefsimize söz geçirmeye çalışırken hepsini kontrol altında tutandan yardım istemezsek kaybedenlerden olabiliriz...


Acaba Hâlık-ı Semavat ve Arz'dan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüzbin boğucu emvacından kurtaracak, hâşâ, Zât-ı Vâcib-ül Vücud'dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette onun izni ve iradesi olmadan imdad edemez ve halaskâr olamaz.

-Kalbimizdeki herşeyi bilmesi... Bunu hissedebilmek öyle güzel ki. Asla yanlış anlaşılmayacağımız, açıklamalar yapmaya, parantezler açmaya gerek olmayan... Ne diyor mülk suresinde , yaradan bilmez mi hiç? O latif ve Habirdir... Herşeyden haberdardır.

Madem hakikat-ı hal böyledir. Nasılki Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a o münacatın neticesinde hutu ona bir merkûb, bir taht-el bahr ve denizi bir güzel sahra ve gece mehtablı bir latif suret aldı. Biz dahi o münacatın sırrıyla

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ demeliyiz.

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اَنْتَ cümlesiyle istikbalimize, سُبْحَانَكَ kelimesiyle dünyamıza, اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celbetmeliyiz.

- لاَ اِلَهَ اِلاَّ اَنْتَ cümlesiyle istikbalimize: çünkü bahsettiğimiz tevhid tutkunu olmakla içimizde geleceğimize dair hissettiğimiz tüm korkuları emniyete çevirebiliriz.

سُبْحَانَكَ kelimesiyle dünyamıza: O' nun sanatlarını okuyup her eksikten uzak olduğunu hissetmek de yine O'na olan bağlılığımızı arttıracak..

اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ fıkrasıyla nefsimize: yine nefsimize karşı avukat değil savcı olarak, eksikliğimizi bilerek....

Ta ki, nur-u iman ile ve Kur'anın mehtabıyla istikbalimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılab etsin. Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvacı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur'an-ı Hakîm'in tezgâhında yapılan bir sefine-i maneviye hükmüne geçen hakikat-ı İslâmiyet içine girip selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur'anla, o terbiye-i Furkaniye ile; nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun.

-Burda da şu sinema perdesi meselesinin üzerinde durursak, sinema perdesi de hareketli, bizi izledikçe zevklendiren birşeydir. Üstad da belki de o yüzden bu ifadeyi kullandı çünkü kainatta da sürekli bir hareket sözkonusu....

Elhasıl: Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizazatından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrasından müteellim oluyor. Ve nasılki hurdebînî bir mikrobdan korkar; ecram-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasılki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasılki küçük bahçesini sever, öyle de hadsiz ebedî Cennet'i dahi müştakane sever. Elbette böyle bir insanın Mabudu, Rabbi, melcei, halaskârı, maksudu öyle bir zât olabilir ki, umum kâinat onun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyarat dahi taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan daima Yunusvari (A.S.) لاَ اِلَهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ demeye muhtaçtır.

- Evet, o kadar çok şeyden korkuyor, o kadar çok şey istiyor ama aynı zamanda o kadar da çok aciziz, öyleyse tek kurtarıcı O olmalı ki bizi bunca karmaşıklık içinde emniyette hissettirsin...o zaman diyebiliriz ki biz bu münacata Hz yunusdan daha fazla muhtacız.

Rabbim hz Yunus gibi hissederek söylemeyi nasib etsin....

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ”


Devamını oku...

7 Nisan 2013 Pazar

Küçük Bir Orman Gezisi...

Amerika'ya ilk geldiğim zamanlarda dikkatimi çekenler listesinin başında bu insanların doğayla birlikte, ona mümkün olduğunca az zarar vererek yaşamayı becerebilmesiydi.

Misafir kaldığımız evin penceresinden dışarıya baktığımda çatıdan çatıya atlayan rakumları, yol kenarındaki geyikleri, ağaçtan ağaca zıplayan sincapları gördüğümde çok şaşırmıştım. Her evin penceresinde sineklik olduğunu görünce anladım ki, bu insanlar onları yok etmek yerine kendilerini mümkün olduğunca korumaya almışlar. Hele Florida'da şehir içindeki parkların içndeki küçük göllerde bile "timsahları beslemeyin" yazısını görünce şaşkınlığım daha da arttı. Timsah göreceğim, bir de besleyeceğim ha???

Bu ülkede şehir içinde giderken 100 metre içeri girseniz kendinizi vahişi doğanın:), ormanın içinde bulmanız çok muhtemel... Park girişlerindeki yılanların özelliklerini anlatan, bahsettiğim timsah uyarılarını içeren levhalar da olmasa aslında gerilecek bir durum yok da... :)

Herşeye rağmen burda doğa gerçekten çok güzel... Rabbim baktığımız sanat eserlerinde imzasını görebilmeyi lutfetsin...

İşte bu fotoğraflar da bu parklardan birine ait görüntüler....




           Korku filminden fırlamış bir sahne gibi olan bu ağaç gerçekten ilginçti...

                                     
                                                    Orman yolculuğuna burdan başlıyorsunuz...

                                          
                                                      Bu da hayret makamındaki küçük yolcu:)

                

                    Doğal hayat demiştim ya, bakın bu hayvanı ilk defa gördüm. O kadar ilginçti ki, durup hususi
fotoğrafını çektim, yanına yaklaştım, hayvan başını kaldırmadı bile...Heyecanla yerde ne arıyorduysa aramaya devam etti. Eve gelince araştırdım adı armadillos muş ve meğer hayvancağız iyi göremiyormuş....:)
                 
                                                         Bunlar da enfes manzaralar:

                                   








                                                                                                 
                                                                     


                                                



                                                                         Ve taa yol ikileşti:)


Ve malesef sonunda Türk mantığının çoğu zaman burda işlemediğinin isbatını bir kere de yaşamış olduk....

-Galiba park icin para vermek gerekecek, evet surdaki zarflari birakmislar parayi icine koymak icin (yani etrafta ille de abi park parasi diye gezinen otopark mafyasi olmasi gerekmiyor)
-Ama zaten bir saat sonra kapanacak park, etrafta kimse de yok bosver odemeyelim, Allah'in ormani iste...

Sonuc:


-Aaaa park cezasi yemisiz...
-Yok sadece uyari , simdi verirsek uyariyi kaldiracaklar. 
-Amaaan demek ki bir kere hakkimiz var belki bir daha gelmeyiz, gelirsek o zaman oderiz, hadi gidelim..

-Ya etrafta kimse de yoktu, kim gördü yaw aksam aksam.......:\\\

Kazasiz, belasiz, cezasiz gunler diliyorum:))




Devamını oku...

4 Nisan 2013 Perşembe

Süt Tozu ile Yoğurt Yapmak

Eğer birgün bir yerlerde tarif vereceksem vereceğim ilk tarif yoğurt olmalı. Çünkü ben küçüklüğümden beri tam bir yoğurt canavarıyım.

Eğitim hayatım boyunca kaldığım yurtların yemek menüsünde en çok yoğurdun yokluğunu hissettim. Yoğurt çıkarsa o gün öyle mutlu olurdum ki.. Yani illa ki şöyle yemeğin üstüne biraz gezdireceğim. İlla ki bir kaşık pilav aldıysam hemen arkasından yoğurt da alacağım.

Kızımsa tam tersi malesef... Ağzına uzattığım kaşıkta 1 milimetrekare bile yoğurt varsa onu çıkarıyor. Bense anlam veremiyorum, çırpınıyorum kuru kuru olur mu diye ama yok, sevdiremedim henüz. Meyveli de, şekerli de olsa sevmiyor.

Bir de yoğurdu illa ki cacık formatına sokmak isteyenler oluyor:) Bazı yemeklerle tamam da ama gereksiz yere cânım yoğurdu yemeğin üzerine dökemeyecek hale getirmeye ne gerek var değil mi?:)

Yoğurdun bir de milli olarak şöyle bir önemi var; işin uzmanı değilim bilemem ama sanırım 7. sınıftaydım hoca derste "bu kelime de İngilizceden geçmiş" deyip deyip dilimizin ne kadar misafirperver! bir dil olduğundan bahsediyordu. Birgün dayanamayıp atıldım; "ne yani hiç mi bizim dilimizden başka dillere geçen kelime yok?" Hoca dedi ki " var: yoğurt kelimesi Türkçedir ve diğer dillere bizim dilimizden geçmiştir". O günden sonra hoca ne zaman bu kelime de bize şurdan geçmiş dese arkadaşlarla yoğurt kelimesini hatırlar ve gülümserdik.

Yani iyi ki "yoğurt" var...

Amerika' da malesef bizim yoğurtlarımız gibi yoğurtlar yok. Varsa da çok az... Bizim yoğurdu sade tüketmemizi de garipsiyorlar. Onlarınki genelde meyveli oluyor sanırım..

Daha fazla uzatmadan benim yoğurduma geçeyim:

Şöyle ki; kalıp gibi olması çok hoşuma gittiğinden Müberracğımın :) tavsiyesiyle ben yoğurdun mayasına biraz süttozu ekliyorum. Süttozu olmadan da olur tabi. Aslında yoğurt tarifinin birçok sitede olduğunu bilmeme rağmen yine de tarif yayınlama isteğimin temelinde de bu süttozu farklılığı var. Tabi bir de anlattığım yoğurtla olan manevi bağım:)

Gelelim tarifimize:

Malzemelerimiz:

2 lt süt ( ben pastorize kullanıyorum mecburen)
2 yemek kaşığı maya
2 yemek kaşığı süttozu

1.Sütü kaynattıktan sonra bekleyip parmağımızı yakmadığı o ılıkla sıcak arasındaki özel sıcaklığa gelmesini bekliyoruz.

2.Süttozunu mayanın içine atıp özdeşleştiriyoruz.

3.Sütten kaşık kaşık alıp ( her seferinde karıştırarak) mayayı ılıtıyoruz.

4.Mayayı sütümüze yavaşça karıştırıyoruz.

5.Yoğurdumuza çok soğuk havada dışarıya çıkacak muamelesi yapıp iyice sarmalıyoruz.

Ben 6 saat kadar sonra açıyorum olmuş oluyor.


Notlar:

- Tencereye sütü dökmeden önce dibini yıkarsanız dibine yapışmıyor. Ya da daha az yapışıyor diyelim:)

-Sütü kaynatmazsanız böööyle sakız gibi uzayan korkunç bir yoğurt oluyor.

- Kaynamış sütün ılıması 45 dk yı geçebiliyor. Benim gibi on kere parmağınızı içine sokmanıza gerek yok:)

-Geç açarsanız ekşiyor, ekşirse de korkmayın ekşi mayadan tekrar yaptım normale döndü.

-Ben önce sofra bezine oturtup öyle sarmalıyorum, üstüne başka şeyler de örtüyorum. Öyle ki, açtığımda kap bile hala sıcak oluyor.

-Yoğurdunuzun daha az sulanmasını isterseniz üzerinde biriken suyu kağıt havlu ile alabilirsiniz ama ben karışmam en besleyici kısmı orasıymış. Sulanmaması için kaşığı dibine daldırmadan alırsanız da işe yarar. Anneciğimin kulakları çınlasın, az mı kızardı kaşığı daldırdım diye...


Bu kadarcık....

Afiyet olsun:)






Devamını oku...

2 Nisan 2013 Salı

Sohbet-i Canan



Kur'an-ı Kerim'in 103. Suresi....

Bismillahirrahmanirrahim

(1) Asr'a kasem olsun ki,

(2) Şüphe yok insan, elbette bir ziyandadır.

(3) Ancak o kimseler ki imân ettiler, ve sâlih sâlih amellerde bulundular ve birbirlerine hakkı tavsiyede ve sabrı tavsiyede bulundular, onlar müstesna.

Asr suresi..

"Resulullah'ın ashabından iki kişi birbiriyle karşılaştıklarında biri diğerine Ve'l-Asrı Sûresi'ni okumadan, sonra da biri diğerine selam vermeden ayrılmazlardı."
( Taberani Ebu Huzeyfe'den rivayet etmiştir.)

İmam- ı Şafi hazretleri de bu sure ile alakalı şöyle der:

Kur’ân’­dan baş­ka hiç­bir sû­re na­zil ol­ma­say­dı şu pek kı­sa sû­re bi­le, in­san­la­rın dün­ya ve âhi­ret mut­lu­luk­la­rı­nı temi­ne ye­ter­di. Bu sû­re Kur’ân’ın bü­tün öğ­ret­tik­le­ri­ni ku­cak­lı­yor.”


Hayır tefsir yapmak haddim değil de, hani son ayet var ya; birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye etme kısmı..

O kısımdan hareketle belki de, şimdiye kadar hep sohbet-i canan meclislerinde bulunmayı sevdim. Bir de şu hadisler var:


" Allahın özel olarak görevlendirdiği bir melekler topluluğu, bir grup insanın bir araya gelerek Allah’ı zikrettiğini görürler. 

Sonra bütün melekler, hep birlikte kanatlarını açarak, insanları kanatlarıyla örterler. Böylece yer ile gök arası melek ile dolar. Allah’ı anıp öven topluluk dağılıncaya kadar onlarla beraber olurlar.

İnsanlar dağılınca melekler göğre yükselirler.

Allah, her şeyi meleklerden daha iyi bildiği halde meleklerine sorar:

- Nereden geliyorsunuz?
- Dünyada yaşayan bazı kullarının yanından geliyoruz. Onlar bir araya gelmişler ve seni tesbih ediyorlardı.
- Kullarım bir araya gelmiş ne diyorlardı?
- Subhanallah diyerek seni övüyorlar. Allahu Ekber diyerek seni en büyük olarak kabul ettiklerini söylüyorlar. La ilahe İlallah diyerek senden başka ilah olmadığına şahitlik ediyorlar. Elhamdulillah diyerek de sana hamd ediyorlar.

- Onlar beni görmüşler mi ki beni bu şekilde övüyorlar?
- Hayır ey Rabbimiz. Seni görmediler.
- Ya beni görselerdi, ne yaparlardı?
- Şayet seni görselerdi, sana daha çok ibadet ederler, seni daha çok överlerdi.

- Benden ne istiyorlar?
- Senden cennetini istiyorlar.
- Cenneti görmüşler mi?
- Hayır ey Rabbimiz. Cenneti görmediler.
- Ya cenneti görselerdi, ne yaparlardı?
- Şayet cenneti görselerdi, onu daha çok isterler ve onun için daha çok çalışırlardı.

- Neden korkuyorlar?
- Cehenneme girmekten korkuyorlar.
- Onlar cehennemi görmüşler mi?
- Hayır ey Rabbimiz. Cehennemi görmediler.
- Ya cehennemi görselerdi ne yaparlardı?
- Şayet cehennemi görselerdi, ondan daha çok korkar ve kaçarlardı.

Sonunda Allah Celle Celaluhu şöyle buyurdu:
- Sizi şahit tutuyorum. Ben bir araya gelip beni öven ve hamdeden o kullarımın hepsini affettim. Onları istedikleri cennete sokacak ve korktukları cehennemden uzak tutacağım.

Bunu üzerine bir melek söz alarak:
- Ey Rabbimiz. Onların hepsi seni övmek için bir araya gelmiş değillerdi. İçlerinde onlardan olmayan günahkar bir adam da vardı. O adam bir işi için oraya gelmişti.

Allah(c.c) bunun üzerine şöyle buyurdu:
- Onu da affettim. Onlar öyle bir topluluktur ki, onlarla beraber olanlar da onların sayesinde kurtuldular…"

Bu hadis-i şerif Kütubu Sitte de mevcut.

Bir de şu hadis- i şerif var:

Yine Ebû Hüreyre ile Ebû Saîd el–Hudrî radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere bir araya gelirse melekler onların etrafını sarar; Allah’ın rahmeti onları kaplar; üzerlerine sekîne iner ve Allah Teâlâ onları yanında bulunanlara över.”

Sahabe efendilerimiz bir sıkıntıları olduğunda Resulullah'ın (sav) kapısını çalıp dertlerini paylaşma şansına sahipti. Hayali bile güzel...

Sahip oldukları bir şans daha var o da gelen vahiyleri anında öğrenmek. Yani hep bir tazelik sözkonusu, hep bir yenilenme... 

Ama Resullullah'ın öğütü yine de şu: "içinizdeki iman üzerinizdeki elbisenin eskidiği gibi eskir. La ilahe illallah diyerek onu yenileyiniz" 

Demek en az elbise tazelediğimiz sıklıkta iman tazelemek lazım...

Belki de bu emri alınca sahabe, tutarmış bir diğerini kolundan "gel bir saat iman edelim" der, birbirlerine iman hakikatlerinden bahsederlermiş. Evet hala, aynı tazelik ikliminde yaşayan sahabelerden bahsediyoruz...Öğretmek için değil hatırlatmak için...Unutmaya fırsat bulamadan hatırlamak için...

Şimdi bizim asrı düşünelim mi? Çoğu zaman televizyon veya internet bile bize bambaşka bir dünyanın kapılarını açabiliyor öyle değil mi? Unutmak öyle kolay ki... O zaman bizim daha çok hatırlamamız, daha çok hatırlatmamız lazım.

İşte bu mülahazalarla bakmaya çalıştım sohbet meclislerine...

Eskiden beri bir de huyum vardır; pek severim dinlediklerimi, diyeceklerimi not almayı. E madem bir blog açtık, bu notlar da işe yarasın diye düşünüyorum. Çok uzattım biliyorum, diyeceğim o ki:

Ben ara ara o meclislerde müzakere edilen konuları buraya aktarmaya çalışacağım. Niyetim ( biz eskiden deşifre etmek derdik) konuşulanları çok değiştirmeden yazı diline geçirmek. Transcript etmek de diyebiliriz... İşte bu notları belki küçük değişiklikler yaparak paylaşma niyetindeyim.

Hala bu blog ne bloğu olacak sorusuna tam cevap bulamıyorum ama güzel işlere vesile olsam ne güzel olur diye düşünmekten kendimi alamıyorum.. Belki bazen acemi mutfağımdan yemek tarifleri, beli bazen dünyanın öbür ucu olması hasebiyle gezi notları, belki biraz hissiyatıma takılanlar, biraz ordan, biraz burdan işte...:)

Devamını oku...